Değiniler 4 – Arkaik Bilinç

Posted on: Çarşamba, Şubat 27, 2019

inge-morath-llama

Arkaik bilinç. Az önce roman için aldığım bir not bu.

Arkaik bilinç. 

Kelimelerin neden ve nasıl art arda dizildikleri bir muamma. Anlaşılır yanı yok. Freud duysa ‘bilinçdışı, libido’ vs. derdi. Yani o da başka başka kelimeleri art arda getirirdi. Bir araya gelen kelimelerin çağrıştırdığı bir insanlık durumunu açıklamak için başka başka kelimelerin kullanılması. Ve bu kelimelerin başka başka insanlarda başka başka çağrışımlar yaratması. Kelimelerin içinde yaşadığımızı düşündüğümde şaşkınlığa kapılıyorum. Kırmızı bir ev, sarı bir bulut, yabancı bir yara… Art arda istediğim gibi dizebiliyorum onları. 

Yazmak: hangi kelimelerin art arda dizilebileceğini bulma sanatı. Bir araya geldiklerinde sorun çıkarmayacaklarını hissedebilmek gerekiyor. İçinde yaşadığımız gerçekliğe bir an için dahi olsa bambaşka açılardan bakabilmemizi sağlamalılar. Inge Morath’ın o çok meşhur lama fotoğrafı geliyor aklıma. Times Meydanı’nın kalabalık araç trafiğinde, uzun boynunu camdan çıkarmış poz veren bir lama. Şaşırtıcı, beklenmedik bir görüntü. Gücünü de işte bu şaşırtıcılığından alıyor. İyi yazılmış şiirler bu nedenle çok çarpıcı. Yan yana gelmeleri hayal dahi edilemeyecek kelimeler şaşırtıcı kapılar açabiliyor. Bunu çok iyi yapan “büyücüler” var. Her daim de olacaklar. Anne Carson bunlardan biri. “Kırmızının Otobiyografisi”ndeki şu cümle her şeyi özetliyor sanki:

“Gerçeklik bir sestir, insanın kendini ona göre akort etmesi gerekir car car bağırıp durmak yerine.”

Değiniler 3 – Bir Fotoğrafın Düşündürdükleri

Posted on: Salı, Şubat 5, 2019

 on reading 2

Kertész’in bu fotoğrafını çok severim. Bana sıcak, sakin bir yaz öğleden sonrasını anımsatır. Zamanın olduğundan daha yavaş aktığı, günlerin geçmek bilmeyecekmiş gibi geldiği güneşli, göz alıcı bir yaz öğleden sonrası. Orada, o ahşap masanın başına geçip açık duran kitabı karıştırdığımı, yarı aralık pencereden sızan rüzgarı tenimde hissedip mayıştığımı, kuş seslerini ya da aralıksız öten ağustosböceklerini dinlemek için zaman zaman perdeyi araladığımı hayal ederim. Çocukluğumun uzun yaz öğleden sonraları gelir aklıma bu fotoğrafa bakarken. Ildır’da geçirdiğim o unutulmaz yıllar boyunca yaşadıklarımı hatırlamaya çalışır, bu kadar az şey hatırladığım halde neden benim için böylesine hayati bir önem taşıdığını anlamaya çabalarım.

“Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor,” diye yazmış Edip Cansever. Şairlerin ortak yanı bu olsa gerek. İnsanlık durumunun son derece basit gerçeklerini herkes için geçerli bir çarpıcılıkta ortaya koyabilme becerisi. Ömrüm boyunca gözlerimi kapayıp çocukluğuma döndüğüm her an bu fotoğraftakine benzer bir görüntüyle karşılaşacağım. Annemin açtığı ahşap panjurların arasından sızan göz kamaştırıcı yoğunluktaki gün ışığıyla birlikte başlayan; göz açıp kapayıncaya kadar geçeceğini henüz bilmediğim uzun, mayıştırıcı ve özgürleştirici bir yaz günü. 

Birkaç gün önce, zihnimi dağıtmak için çeşitli fotoğraflara bakarken yine dönüp dolaşıp Kertesz’e ve bu fotoğrafa döndüm. Tesadüf bu ya, arka planda Olivier Bogé’nin “When Ghosts were Young” albümü çalıyordu. Haklı olarak, “Bunun ne önemi var ki?” diye sorabilirsiniz.

Şöyle açıklayayım: Olivier Bogé’ Toulon, Fransa doğumlu genç, yetenekli ve çok beğendiğim bir caz müzisyeni. Asıl eğitimi piyano üzerine olsa da, saksafon ve gitarı da aynı ustalıkla çalıyor. Epey uzun bir zamandır Kuzey Avrupalı caz müzisyenlerinin albümlerini dinliyorum. Lars Danielsson ile başlayan bu süreç dallanıp budaklanarak sayısız etkileyici çalışmaya uzanan ve ömür boyu sürecek bir yolculuğa dönüştü. Olivier Bogé’ ile yolum da bu süreç esnasında kesişti. Tigran Hamasyan ve Baptiste Trotignon gibi beğeniyle takip ettiğim başka müzisyenlerle de ortak çalışmalara imza attığından, Bogé’yi kendi albümleriyle karşılaşmadan epey önce de farkında olmadan dinlemiş olmalıyım. Sonrasında dinlediğim ilk Boge albümü olan “Expanded Places” geldi. Olivier Bogé”nin yaptığı müzikte beni çarpan şey oldukça lirik bir ifadeye sahip olmasına rağmen yapıdaki karmaşıklığın da geri planda aynı etkileyicilikte sürdürülmesindeki yetkinlikti.

“Red Petals Disorder” başlıklı parça aslında hem bu albümü hem de genel anlamda Bogé’nin yaptığı müziği çok iyi bir şekilde özetliyor kanımca. Baterinin ön planda olması, müziğin akışını güçlü bir şekilde yönlendirmesi, şarkı ilerledikçe Bogé’nin alçalıp yükselen mırıltılarla melodiye eşlik etmesi ve bu esnada arka planda, parçanın bel kemiğini oluşturan baterinin yük treni misali tüm bu yapıyı taşıması beni çok etkilemişti. Sonra zaman geçti ve Bogé yeni bir albüm daha çıkardı: “When Ghosts Were Young”. Bu albümle ilgili olarak söylediklerini aşağı yukarı şöyle çevirebiliriz:

Bu, yetişkin olarak nadiren temas edebildiğimiz geçmişteki hayaletlerimizle bağlantı kurabilen, çocukluğun masumiyetine övgü olarak dinlenebilecek bir albüm.

Geçmişte kalan çocukluğumuzun uçucu bir hayalet halini alması, yıllar önceki ‘bizim’ artık bambaşka bir ‘ötekine’ dönüşmüş olduğu gerçeği benim de sıklıkla zihnimde kurcalayıp durduğum bir düşünce. Bogé’nin bu son derece melodik, dinleyicide ara ara çarpıcı bir nostalji duygusu uyandıran albümünün, Kertész’in fotoğrafıyla bir araya geldiği o gün, artık var olmayan, hayalete dönüşmüş çocukluğum kısa bir süreliğine de olsa hemen yanı başımdaydı.

Değiniler 2 – Bezginlik, Aldırmazlık Vesaire

Posted on: Çarşamba, Ocak 23, 2019

Şimdiki zamanda sonsuzluğu yaşamaya çalışmak. Ya da sonsuzluğun içinde tek bir ana odaklanmak. Mümkün müdür tüm bunlar? Yoksa yalnızca insanın şaşmaz kendi kendisini yanıltabilme/kandırabilme becerisinin bir yansıması mıdır? Evet, bu konuda oldukça başarılıdır insan. Durmaksızın kendini kandırabilir. Sabah uyanır ve bugün çok güzel bir gün diye kendini kandırır. Kahvaltısını ederken sağlıklı besleniyorum diye kendini kandırır. Dişlerini fırçalarken bu kez diş çürüklerine karşı kendini koruduğuna dair bir takım kandırmacalar içine girer. Sonra işe gider ve geleceğim için çalışıyorum diye kendini kandırır. Nedir peki bu kandırmacalar silsilesinin sonucu? Durmaksızın kendini kandıran insan en nihayetinde ne elde eder? Bezginlik elbette. Zaman içinde tuhaf bir aldırmazlığa dönüşen bir bezginlik. Aldırmazlık gündelik hayata karşı en etkili koruyucu güçtür. İnsanın üstüne çullanan saniyelere karşı bir nevi bağışıklık sistemi. Böyle düşünüldüğünde insan savunmasız bir çiçeğe benzetilebilir. Durmak bilmeyen saniyelerse onun özütünü emmek için çevresinde dört dönen bir arı kolonisinden farksızdır. İnsan en sonunda bir sap dikene dönüşünceye kadar onu emip dururlar. 

Dertlerden, gündelik hayatın sıkıcı döngüsünden ve hatta her tür sıkıcılıktan uzaklaşmak gerek. Bunun nasıl yapıldığının pek de önemi yok aslında. Kierkegaard yürüyerek uzaklaşıyormuş her şeyden, Walser da öyle. Beckett belki susarak uzaklaşıyordu, Musil ise felsefi akıl yürütmelerin uzamına sığınarak. Asıl önemli olan, sıkıcılıktan uzaklaşmak için başvurulan yöntemin de en nihayetinde başka türlü bir sıkıcılığa dönüşmemesi. Bu sorunun çözümü boş uğraşlar bulmakta yatıyor belki de. Hani şu herkesin etrafında olan, hayatı çok ciddiye alan insanların “ne diye buna vakit harcıyorsun ki” dedikleri türde uğraşlar. “Çünkü vakit bazen de harcanmalıdır,” diye yanıtlamalı böylelerini. Vakit bazen bile isteye boşa harcanmalıdır. 

GREECE. Athens. Monastiraki. Flea market. 1979.

Değiniler – 1: Geride Kalan

Posted on: Pazartesi, Ocak 14, 2019

Nüfusu yıldan yıla azalan ufak bir kasabanın hikâyesini yazmak istiyorum. İnsanların yavaş yavaş terk edip gittiği, önceleri tatillerde ve bayram günlerinde yaşlıları ziyaret etmek için uğradıkları fakat zaman içinde zihinlerden bile silinmeye başlayan bir kasabayla ilgili. Ta ki geride tek bir kişi kalıncaya kadar. Her gün bıkmadan hafızasını yokluyor, kasabayı zihninde yeniden ve yeniden ve yeniden inşa ediyor. Adı yok. Buna ihtiyaç da duymuyor, çünkü artık ona adıyla seslenen kimse de yok. Geride Kalan diyor kendine yalnızca. Geride Kalan.

Hafıza ve geçmiş ilgimi çekiyor. Romanın da belkemiğini oluşturuyor bu mesele. İnsanın evrensel durumu bir yitirmişlik hali. Zihinlerimiz birer kara delikten farksız. İlk şaşırdığımız anı hatırlıyor muyuz örneğin? Ya da geçen yıl tam da bugün bu saatte ne yaptığımızı? Kayıp şimdiki zamanların peşine düştüğümüzde bir sis perdesi çıkıveriyor karşımıza. Bölük pörçük anılardan kendi geçmişini inşa etmeye çalışma uğraşının büyüleyici bir yanı var. Konuyla bağlantılı olduğu için romandan kısacık bir bölüm:

“Belleğin şaşırtıcı ve fakat durup düşünmeden kabullenilmesi mümkün olmayan bir kaypaklığı vardır. Asla unutmayacağımızı düşündüğümüz anlar dahi çok değil yalnızca birkaç gün sonra onları anımsamaya kalktığımızda belli belirsiz bir görüntüye dönüşüverir. Bıraktığımızda gürül gürül çağlayan suların çevresinde sayısız ağaç ve canlı türü varken aynı yere geri döndüğümüzde kurak, bomboş bir toprak parçasıyla karşılaşırız. Çoğu zaman anılarımızdaki insanlar adsız sansız baştan savma tiplerdir yalnızca. Görülerek var olmalarıyla bir ağaç, bir mendil ya da bir mataradan farkları yoktur. Bu durumu hiç sorgulamadan kabullenmeye meyilli olmamız ise aslında çok daha ilgi çekicidir.” 

Nereye gidiyor peki tüm o yaşananlar? Herkes bir yere toplanıp yalnızca geçmişini hatırlamaya çalışsa ortaya çıkan enerjiden paralel bir evren inşa etmek mümkün olur muydu acaba?

André-Kertesz-2

 

Yazınsal Uzamlar – 1

Posted on: Pazartesi, Ocak 7, 2019

Zamanı dolduran nedir bilinmez. Tren katarı gibi uç uca eklenen anlar mı, gündelik hayhuyun arasında sıkışıp kalan sessizlik anları mı yoksa insanın tek başına, sadece kendi bedeni ve düşünceleriyle kalakaldığı ender boşluklar mı? Dünya bir bekleme yeri, dedi bir arkadaşım geçenlerde. Ne beklediğimizi de bilmiyoruz üstelik, diye de ekledi. Başımı sallamakla yetindim. Artık çoğu kez yaptığım gibi. Kendimle ve zihnimde dönüp duran düşüncelerle mücadele etmekten, başkalarına karşılık vermekte yahut basit bir diyaloğa girmekte zorlandığım olabiliyor. Bu gibi durumlarda da – her zaman olduğu gibi – yazı ve edebiyat imdadıma yetişiyor. Yazınsal bir uzama sığınmak bildiğim tek kaçış yolu. Bunca şeyi neden kağıda geçirmiyorum ki, gibi bir saikle yola çıkmıştım blog sayfasını açtığımda; oysa sonra, çok vakit geçmeden zihnime ilave bir yük bindirdiğim hissine kapıldım. Ne değişti peki? Hiç. Belki şimdi de, blog için bir şeyler karalamanın bu yüklerden arınmanın bir yolu olabileceği hissine kapılmışımdır, kim bilir?

Evet, kendime ait sanal odamı epeydir ihmal ettiğim doğru. Bunun elbette ki birden fazla nedeni var fakat tümünü “hayat gailesi” adlı halımızın altına süpürüp devam edebiliriz. Bu zaman zarfında ne mi oldu? Roman yazmaya çabaladım! Bu çabam halen devam ediyor ve bu kez, tünelin sonunda bir türlü ışık sızdırmayan duvarı yerle bir edinceye dek pes etmeye niyetim yok.

Forster, “Roman Sanatı” adlı kitabında romanı “biçimsiz koskoca bir kara parçası” olarak tanımlıyor. “Cuk oturan” bir ifade. Romanı, üzerinde dolaşırken tırmanılacak tepelerle dağlar, dereler, bataklıklar ve denizlere rast gelebileceğimiz kocaman bir kara parçasına benzetmek aklıma yatıyor. Hatta yazar, romanın coğrafyasındaki en yüksek dağa çıkıp gördüklerini anlatır, gerek gördüğünde aşağıdaki canlıların gündelik yaşamlarına ve hatta zihinlerine dahi konuk olabilir. Romanın coğrafyası aslında çoğu zaman yazar için de tekinsizdir, bilinmeyenlerle doludur. Yazı tavını buldukça yazar hem metnin coğrafyasına hem de karakterlere alışır, alışmalıdır. Hatta romanların özellikle ilk birkaç bölümünün, metnin ilerleyen kısımlarına ulaşıldığında yeniden yazılmasının çoğu zaman daha iyi sonuç vereceğini düşünüyorum. Kimi yazarlar için her romanın ayrı bir coğrafyası varken, kimileri için aslında romandan romana değişmeyen daha genel bir topoğrafyadan bahsetmek mümkün olabilir.

Forster, Roman Sanatı

Forster’ın bu benzetmesinin zihnimde bambaşka kapılar açmasının nedeni bu düşünceye, yani yazarın kendi coğrafyasını yaratması fikrine kendimi oldum olası yakın hissetmem. Romanın büyüsünün tam da bundan kaynaklandığına inanıyorum. Bize verilenden farklı, bambaşka bir gerçeklik yaratmak; verilenle yetinmemek ve önceleri sadece zihnimizin – var olduğunu belki bizim dahi fark etmediğimiz – karanlık dehlizlerinde şekillenmeye başlayan ve sonrasında kağıt üstünde yeni baştan yaratılmayı dayatacak denli güçlenen ikinci bir dünya ortaya koymak ve hatta bununla da yetinmeyip başkalarının da kendi yarattığımız bu dünyanın gerçekliğine inanmalarını sağlamak…

Gerçekten de, roman yazmayla yapı inşa etmek arasındaki benzerlikler yadsınacak gibi değil. En önemli kısım elbette ki giderek genişleyecek yapıyı taşıyabilecek denli sağlam bir temel oluşturabilmek. Zihnimde en başından beri çok genel hatlarıyla özetlenebilecek bir konu ve dört tane de karakter vardı. Gerisi, bu dört roman kahramanını neredeyse her tür sesten, kokudan yahut görüntüden uzak karanlık bir boşluğa fırlatıp attıktan sonra şekillenmeye başladı. Lukács’a göre “bireysel ve yalnız” birer öznellikten ibaret roman kahramanlarının temelde birer arayışçı olduğu unutulmamalı. Yazmaya devam ettikçe bu karakterlerin her birinin metindeki temel meselelerin ucundan tutmaya başladıklarını fark ettim. Bu noktada henüz asıl güçlükle, yani metnin dayattığı üslubu belirleme zorunluluğuyla yüzleşmemiştim.

Lukacs, Roman Kuramıı

Proust, “Üslup yazarın gerçeğe dayattığı dönüşümdür,” der. Çok doğru, ancak burada bir parantez açılması gerektiğini düşünüyorum. Üslup söz konusu olduğunda aslında farkında olmadan iki farklı kavramdan bahsederiz. Bunlardan ilki yazarın üslubudur. Yani daha kapsayıcı ve yazarın kaleme aldığı her metne öyle ya da böyle nüfuz eden neredeyse canlı bir “müdahaleci”. Kafka’nın bir metnini Musil ya da Gombrowicz metinlerinden ilk bakışta ayırabilmemizi sağlayan tam da budur.

Yazarın imzası, onun “gerçeğe dayattığı” biricik dönüşümdür üslup. Diğeriyse metnin dayattığı üsluptur. Buna belki “metnin tonu”  demek daha doğru olacaktır. İşte bu ilk roman denemesinde beni en çok zorlayan kısım metnin üslubunu belirlemek oldu. Öyle ki, metne yedi-sekiz kez baştan başlayıp her seferinde yirmi beş otuz sayfa kadar yazdıktan sonra bu döngünün sonsuza dek tekrar edeceğini, durmadan o ilk cümleye dönüp duracağımı düşünmeye başladım. İşte tam da o dönemde, Nilüfer Belediyesi’nin Gölyazı’daki Yazar Evi’nde iki hafta geçirme fırsatım oldu. Başlı başına bir yazı konusu olabilecek güzellikteki Gölyazı ve Yazar Evi deneyimi roman için bir dönüm noktası oldu. Metnin üslubu en nihayetinde yavaş yavaş kendini göstermeye ve cümleler birbiri ardı sıra eklenmeye başladı. Mücadelenin birinci yarısını bu şekilde atlattım gibi görünüyor. İkinci yarı, yani zihnimdeki yapıyı içime sinen bir şekilde kâğıda dökme süreciyse ilk yarı kadar olmasa da epey zorlayıcı bir şekilde ilerlemeye devam ediyor.

Başımı suyun yüzeyine biraz olsun çıkarabildiğime göre sanal odama daha sık uğrayabilmeyi umuyorum.

Gölyazı

Gölyazı

Sahi, Biz Neyiz?

Posted on: Cuma, Nisan 7, 2017

galeano

“… Tanrının şaheserleri mi yoksa Şeytan’ın kötü bir şakası mı olduğumuzu artık bilmiyoruz. Biz, insancıklar:

Her şeyin yok edicisiyiz,

hemcinslerimizin avcısıyız,

atom bombasının, hidrojen bombasının ve insanları öldürürken nesnelere hiç zarar vermediği için bunların arasında en faydalısı olan nötron bombasının yaratıcılarıyız,

makineler icat eden,

icat ettiği makinelerin hizmetinde yaşayan,

içinde yaşadığı evi yiyip bitiren,

kendisine içecek olan suyu ve yiyecek veren toprağı zehirleyen,

kendisini kiralayabilen ya da satabilen ve kendi benzerlerini kiralayabilen ya da satabilen,

zevk için öldürebilen,

işkence eden,

tecavüz eden yegâne hayvanlarız.

 

Ama aynı zamanda da,

gülen,

uyanıkken düş kuran,

ipekböceğinin salyasından ipek yapan,

çöplüğü güzelliğe dönüştüren,

gökkuşağının tanımadığı renkleri keşfeden,

dünyanın seslerine yeni müzikler katan,

ve gerçeklikle hafıza dilsiz olmasın diye

yeni sözcükler yaratan yegâne hayvanlarız…”

Eduardo Galeano, Aynalar (çeviren: Süleyman Doğru)

 

Baharı Beklerken

Posted on: Cuma, Şubat 10, 2017

Daffodil flowers in the field

Bahar yaklaşıyor. Öyle ki, bazen kısa bir süreliğine dahi olsa kokusunu alabiliyorum. Soğuk, çirkin bir kış geride kalıyor. Yavaş yavaş. Çok yakında, bedenden bedene atlayacak güneş. Gözler ışıldayacak, adımlar hafifleyecek ve sımsıcak bir örtü olacak rüzgar bize. Yeniden göreceğiz çiçeği, toprağı ve denizi. Dünya genişliyormuş gibi hissedeceğiz. Bahar umut demektir çünkü. Güneş demektir. Ufuk çizgisinin yeniden görülebilmesidir bahar. İnsan olmanın güçlüklerinden biri de budur işte: içimizi titreten soğuğu hissetmemiz gerekir, bir damla güneş yorgun tenimizi ısıtsın diye; önce umutsuzluğa kapılmamız gerekir ki sonrasında yeniden umut edebilelim. Tanığı olduğumuz her şeyden sorumlu olmamıza rağmen yeniden mutlu olabilelim. Unutan hayvandır insan. Her şey öylece gelir ve geçer…

Ölçü Kaçınca

Posted on: Çarşamba, Ocak 18, 2017

 

Seferis’in mücevherlerinden Mithistorima‘yı okuyorum. Kitabın başında, Seferis’in Nobel ödül törenindeki konuşmasının metni yer alıyor. Ari Çokona’nın çevirisini aktarıyorum:

Küçük bir ülkeye aidim. Halkının mücadelesinden, denizden ve güneş ışığından başka hiçbir nimete sahip olmayan Akdeniz’deki taşlık bir yarımadaya! Ülkem küçük, ama geleneği muazzam büyüktür ve bu geleneğin ayırt edici özelliği, günümüze kadar aralıksız bir süreklilikle gelmiş olmasıdır. Yunan dili uzun tarihi boyunca hep konuşulmuştur. Bütün canlı varlıklara özgü birtakım değişimleri bünyesinde özümsedi, ama arada hiçbir boşluğu yoktur. Bu geleneğin başka bir özelliği de insanlığa karşı beslediği sevgi ve adalet tutkusudur. Kuralları bunca hassasiyetle düzenlenen tragedyada, ölçüyü kaçıran insan Erinysler tarafından cezalandırılır. Aynı yasa, doğa olaylarında da geçerlidir. Herakleitos der ki: “Güneş ölçüyü kaçırmamalıdır, aksi taktirde Adalet’in yardımcısı Erinysler müdahale ederler.” 

Ölçünün iyiden iyiye kaçtığı, Tanıl Bora’nın deyişiyle bahçelerimize beton dökülen (bahsi geçen yazı burada) günlerden geçiyoruz. Güneşin dahi ölçüyü kaçırmaması gerektiğine işaret eden Herakleitos’un, Seferis tarafından alıntılanan sözünü aklımızdan çıkarmamalı, “insanlığa karşı beslenen sevgi ve adalet tutkusunun” en ufak çatlaklardan dahi sızıp er geç gün yüzüne çıkacağını unutmadan çalışmaya devam etmeliyiz.

Seferis

Seferis

Bonsai, “Belli Belirsiz Güzel” Olarak Üslup ve Diğerleri…

Posted on: Cumartesi, Aralık 24, 2016

Akranlarımın hemen hepsi, yapım tarihi 1984 olan “Karate Kid” filmini anımsayacaktır. İngilizcede ‘bully’ adı verilen ve Türkçeye (Aleksi’den özür dileyerek) ‘zorba’ olarak çevrilebilecek kişilerin hedefi olan Daniel adlı gencin, Miyagi-San tarafından karate eğitimine tabi tutulduğu ve en nihayetinde de, benzeri pek çok filmde olduğu gibi, kahramanımız Daniel’in kazandığı bir ‘son dövüş’ ile noktalanan “Karate Kid” gösterime girdiği dönemde büyük başarı yakalamıştı. İlerleyen yıllarda iki devam filmi, 2010 yılındaysa başarısız bir “remake” çekildi.

karate-kid-poster

Birkaç gün önce Karel Çapek’in “Bahçıvan’ın Bir Yılı”nı kim bilir kaçıncı kez karıştırırken, bu kitaptaki “bahçe” kavramının daha başka  yanı sıra yazın evrenlerinin de bir sembolü olarak okunabileceğini düşününce aklıma “Karate Kid” geldi. Nedenini açıklayayım:

Bahçeleri kişiye özel mikro-evrenler olarak düşünmek hoşuma gider. Çocukluğumun geçtiği evimizin arka bahçesindeki narenciye ağaçları, dedemin özenle ilgilenip her birini tek tek etiketlediği güller hala gözlerimin önünde.   Kim bilir, belki ileride benim de kendime ait bir bahçem olur da Voltaire’e selam çakarak “bahçemi yetiştirebilirim”. Woolf, “kendine ait bir oda” diyordu, etrafımızda yükselip duran beton yığınlarıyla çevrili kent merkezinde yaşayan biri olarak bense, “kendine ait bir bahçe” diyorum. Neyse…

Serinin ilk filmini daha net anımsıyorum. Miyagi-San’ın budayıp durduğu bonsai de oldukça net bir şekilde gözlerimin önünde. İşte şuna benziyor:

miyagi-bonsai

Aslında bu ‘tip’ten, yani Karate Kid ve benzeri filmlerin hemen hepsinde bulunan bilge insan tiplemesinden pek hoşlanmadığımı itiraf etmeliyim. Burada beni asıl ilgilendiren bonsaiden başkası değil. Miyagi’nin huşu içinde bonsaisini budadığı sahneleri düşününce, zihnimde kelimelerini evirip çeviren, birini alıp başka bir yere koyduktan sonra bu yeni düzeni beğenmeyerek metni tersyüz eden, orasına burasına bir takım yeni kelimeler ilave edip eleştirel bir yüz ifadesiyle etrafında şöyle bir dönüp dolaşan ve bu işlemi, ortaya çıkan metin istediği kıvamı buluncaya dek yineleyen yazarlar ve yazma edimi canlanıyor. ‘Bonsai’ yazarın üslubu olarak da düşünülebilir sanırım. Ömür boyu budayıp şekil vermeye çalışacağımız kıymetli bir ağaç olarak üslup…

Konuşmak kadar yazmak da eylemektir ve bu yüzdendir ki tüm “yazarlar” kendi üsluplarını yaratırlar. Aslında zaten bunu yaptıkları, yani belli bir üslupla yazmayı seçtikleri için “yazar” diye tanımlanabilirler. Dünyaya ve edebiyata karşı ne “yanda” durduklarını belirlediklerinde hala yazmaya devam ediyorlarsa, kendi üsluplarını yaratmak için son makas darbelerini de arkalarında bırakmışlar demektir.

Boş kağıtları doldurup duran yazar kendine özgü o “Güzel”in ya da bir başka deyişle, kesin kavramlara çevrilemeyen “duygu”nun peşindedir aslında. Okunan her metin, yazılan her satır edebiyat anlayışımızı şekillendirerek üslup dediğimiz, belli belirsiz duygularla ilmek ilmek örülen o “öznel güzel”i bir adım daha öteye taşır.

Üslubun şekillenmesinde, yazarın yaşadığı dönem, o dönemde içinde bulunduğu kültürel dünya yahut düşünme biçimlerindeki değişimlerin de etkisinin olduğu ve tüm bu etmenlerin toplu olarak ele alınmasının gerekliliği yadsınamaz. William R. Everdell, “İlk Modernler“de şöyle diyor:

İnşaat çeliğinin Sullivan’ı, standart saat ayarının Joyce’u, telefonun Proust’u, bisikletin Boccioni’yi ve elektrikle çalışan sokak lambalarının Delaunay’i etkilediği bir gerçektir ve inkar edilemez. 

Bahsi geçen bu “belli belirsiz güzel”in yavaş yavaş da olsa ortaya çıkartılıp şekillendirilmesini sağlayan süreçler sanatın çözülmesi imkansız bilmecelerinden sadece birini oluşturuyor. Tabii bunlar çözülmesine gerek olmayan, fakat üzerinde kafa yormanın ufuk açıcı olduğu bilmeceler aslında. Burada bir tür “amaçsız amaçlılık” söz konusu edilebilir belki: ortaya konan sanat yapıtlarının estetik açıdan yahut okur için bir “amacı” yoktur belki ama yazar için üslubunu nihai biçimine yaklaştıran makas darbeleri olarak görülebilir.

Yazarın dert edindiği konuların da üslubu belirlediği doğrudur. Sözgelimi, Thomas Bernhard’ın bitmek bilmeyen öfkesini Proustvari bir üslupla ortaya koyması mümkün olabilir miydi? Ya da Thomas Mann, Venedik’te Ölüm’‘ü Georges Perec’in cincanlı üslubuyla yazabilir miydi? Örnekler çoğaltılabilir…

Burada yanıtlanması gereken mühim iki soru beliriyor zihnimde: bir yazar üslubunu, bir başka deyişle kendi ‘sesini’ bulduğunu nasıl anlar ve bir metnin üslubunun o metne uygun düştüğünü anlamak mümkün müdür?

Kanımca, bu soruların yanıtları, Sartre’ın verdiği şu örnekte saklı:

Yeni yetişen bir ressam ustasına sorar: “Resmime ne zaman bitmiş gözüyle bakmalıyım?” Ustanın karşılığı şöyledir: “Karşısına geçip de, şaşkınlıkla, ‘Ben mi yaptım bunu!’ dediğin zaman.”

İnsan Yüreğini Paspas Eden Ülke: Türkiye

Posted on: Cuma, Aralık 16, 2016

İçten içe çürüyüp duran bir toplumda yaşadığımızı artık kabullenmemiz gerektiğinin farkındayım. Asıl acı olan, bu toplumsal çürümenin bir tür ‘norm’ halini alması ve toplumun bazı kesimlerinden destek bulması. Ne idüğü belirsiz cemaatlerin, tarikatların hala varlıklarını devam ettirebildiği; insanların can güvenliğinin olmadığı ve yetkililerinin istifa etmek yerine ‘şehitlik’ payesi dağıtıp durduğu; küçücük çocukların tecavüzcüleriyle evlendirilmeleri gibi saçma sapan ve insanlıkdışı bir uygulamanın kanunlaştırılması için önerge veren insanların ‘milletvekili’ sıfatıyla görevlerine devam edebildiği, her gün başka bir acıya uyandığımız bir ülkede yaşıyoruz. Yozlaşma öyle bir boyuta ulaşmış durumda ki, trafikte ‘bana nasıl yol vermezsin!’ diyerek önünüzü kesen şehir magandalarınca tartaklanabilir ve hatta öldürülebilirsiniz (bu noktada, yayınlarını ilgiyle takip ettiğim Heretik Yayıncılık‘ın kurucusu ve genel yayın direktörü Levent Ünsaldı imzasını taşıyan şu yazıyı okumanızı tavsiye ederim). Yaşadığımız ülke maalesef – bu yazının başlığında da belirtildiği gibi – insanın yüreğini paspas etme konusunda çok başarılı.

Çevirisi İngilizceden yapılan kitapların orijinallerini okuyabileceğim halde bunu tercih etme konusunda her daim tereddüt etmişimdir. Yazdığım dilde okuduğumda kendimi daha rahat ifade edebildiğime inanırım. Tabii bu tercihim sürekli çeviri kitaplar okumak zorunda kalmamı gerektiriyor ki bu da zaman zaman zihnimdeki dil kanallarının tıkanmasına neden olabiliyor. Neyse ki bu gibi istenmeyen durumların üstesinden gelmek çok kolay. Tek yapılması gereken, Türkçenin eşsiz ustalarının kitaplarına gömülmek; deyim yerindeyse bu dil ustalarının kelimelerle kurdukları evrenlerde doyumsuz gezintilere çıkmak… Son birkaç haftadır üst üste çeviri kitaplar okuduğumdan olsa gerek, yine bir ‘dil kanalı tıkanması’ yaşayınca bu kez Türkçenin eşsiz ustalarından Salah Birsel’e sığındım.

salah-birsel

Bu ‘paspas etme’ ifadesi de Salah Birsel’in “Yapıştırma Bıyık” adlı kitabından (s. 86). Neredeyse nefes almadan iki Salah Birsel kitabı okuyunca ülkenin ‘paspas’ ettiği yüreğim ‘balkonlandı’ diyebilirim. Herkese tavsiye ederim.

Vonnegut’tan “Hokus Pokus”, sevgili dostum Sedat Demir’in Dedalus Kitap etiketiyle yayımladığı “Khasak Efsaneleri” ve Gao Xingjian’ın “Ruh Dağı” da ‘okunacaklar’ rafından göz kırpıp duruyorlar. Şuraya “Yapıştırma Bıyık”tan tadımlık bir paragraf iliştirip bitireyim o halde:

Yaşam yazarın önünde hasırcıarnavut karpuzu gibi koskoca ve dopdolu durur. Yazarın onu kütletmesi, kütürdetmesi için bıçağı eline alıp yüreğine saplaması yetişir.

Ne diyeyim, zaten ucundan kıyısından tutunmaya çabaladığımız şu acımasız dünyadan iyi ki Salah Birsel gibi ustalar geçmiş, geçiyor ve geçecek…

Theme by Blogmilk   Coded by Brandi Bernoskie