Değiniler – 1: Geride Kalan

Posted on: Pazartesi, Ocak 14, 2019

Nüfusu yıldan yıla azalan ufak bir kasabanın hikâyesini yazmak istiyorum. İnsanların yavaş yavaş terk edip gittiği, önceleri tatillerde ve bayram günlerinde yaşlıları ziyaret etmek için uğradıkları fakat zaman içinde zihinlerden bile silinmeye başlayan bir kasabayla ilgili. Ta ki geride tek bir kişi kalıncaya kadar. Her gün bıkmadan hafızasını yokluyor, kasabayı zihninde yeniden ve yeniden ve yeniden inşa ediyor. Adı yok. Buna ihtiyaç da duymuyor, çünkü artık ona adıyla seslenen kimse de yok. Geride Kalan diyor kendine yalnızca. Geride Kalan.

Hafıza ve geçmiş ilgimi çekiyor. Romanın da belkemiğini oluşturuyor bu mesele. İnsanın evrensel durumu bir yitirmişlik hali. Zihinlerimiz birer kara delikten farksız. İlk şaşırdığımız anı hatırlıyor muyuz örneğin? Ya da geçen yıl tam da bugün bu saatte ne yaptığımızı? Kayıp şimdiki zamanların peşine düştüğümüzde bir sis perdesi çıkıveriyor karşımıza. Bölük pörçük anılardan kendi geçmişini inşa etmeye çalışma uğraşının büyüleyici bir yanı var. Konuyla bağlantılı olduğu için romandan kısacık bir bölüm:

“Belleğin şaşırtıcı ve fakat durup düşünmeden kabullenilmesi mümkün olmayan bir kaypaklığı vardır. Asla unutmayacağımızı düşündüğümüz anlar dahi çok değil yalnızca birkaç gün sonra onları anımsamaya kalktığımızda belli belirsiz bir görüntüye dönüşüverir. Bıraktığımızda gürül gürül çağlayan suların çevresinde sayısız ağaç ve canlı türü varken aynı yere geri döndüğümüzde kurak, bomboş bir toprak parçasıyla karşılaşırız. Çoğu zaman anılarımızdaki insanlar adsız sansız baştan savma tiplerdir yalnızca. Görülerek var olmalarıyla bir ağaç, bir mendil ya da bir mataradan farkları yoktur. Bu durumu hiç sorgulamadan kabullenmeye meyilli olmamız ise aslında çok daha ilgi çekicidir.” 

Nereye gidiyor peki tüm o yaşananlar? Herkes bir yere toplanıp yalnızca geçmişini hatırlamaya çalışsa ortaya çıkan enerjiden paralel bir evren inşa etmek mümkün olur muydu acaba?

André-Kertesz-2

 

Yazınsal Uzamlar – 1

Posted on: Pazartesi, Ocak 7, 2019

Zamanı dolduran nedir bilinmez. Tren katarı gibi uç uca eklenen anlar mı, gündelik hayhuyun arasında sıkışıp kalan sessizlik anları mı yoksa insanın tek başına, sadece kendi bedeni ve düşünceleriyle kalakaldığı ender boşluklar mı? Dünya bir bekleme yeri, dedi bir arkadaşım geçenlerde. Ne beklediğimizi de bilmiyoruz üstelik, diye de ekledi. Başımı sallamakla yetindim. Artık çoğu kez yaptığım gibi. Kendimle ve zihnimde dönüp duran düşüncelerle mücadele etmekten, başkalarına karşılık vermekte yahut basit bir diyaloğa girmekte zorlandığım olabiliyor. Bu gibi durumlarda da – her zaman olduğu gibi – yazı ve edebiyat imdadıma yetişiyor. Yazınsal bir uzama sığınmak bildiğim tek kaçış yolu. Bunca şeyi neden kağıda geçirmiyorum ki, gibi bir saikle yola çıkmıştım blog sayfasını açtığımda; oysa sonra, çok vakit geçmeden zihnime ilave bir yük bindirdiğim hissine kapıldım. Ne değişti peki? Hiç. Belki şimdi de, blog için bir şeyler karalamanın bu yüklerden arınmanın bir yolu olabileceği hissine kapılmışımdır, kim bilir?

Evet, kendime ait sanal odamı epeydir ihmal ettiğim doğru. Bunun elbette ki birden fazla nedeni var fakat tümünü “hayat gailesi” adlı halımızın altına süpürüp devam edebiliriz. Bu zaman zarfında ne mi oldu? Roman yazmaya çabaladım! Bu çabam halen devam ediyor ve bu kez, tünelin sonunda bir türlü ışık sızdırmayan duvarı yerle bir edinceye dek pes etmeye niyetim yok.

Forster, “Roman Sanatı” adlı kitabında romanı “biçimsiz koskoca bir kara parçası” olarak tanımlıyor. “Cuk oturan” bir ifade. Romanı, üzerinde dolaşırken tırmanılacak tepelerle dağlar, dereler, bataklıklar ve denizlere rast gelebileceğimiz kocaman bir kara parçasına benzetmek aklıma yatıyor. Hatta yazar, romanın coğrafyasındaki en yüksek dağa çıkıp gördüklerini anlatır, gerek gördüğünde aşağıdaki canlıların gündelik yaşamlarına ve hatta zihinlerine dahi konuk olabilir. Romanın coğrafyası aslında çoğu zaman yazar için de tekinsizdir, bilinmeyenlerle doludur. Yazı tavını buldukça yazar hem metnin coğrafyasına hem de karakterlere alışır, alışmalıdır. Hatta romanların özellikle ilk birkaç bölümünün, metnin ilerleyen kısımlarına ulaşıldığında yeniden yazılmasının çoğu zaman daha iyi sonuç vereceğini düşünüyorum. Kimi yazarlar için her romanın ayrı bir coğrafyası varken, kimileri için aslında romandan romana değişmeyen daha genel bir topoğrafyadan bahsetmek mümkün olabilir.

Forster, Roman Sanatı

Forster’ın bu benzetmesinin zihnimde bambaşka kapılar açmasının nedeni bu düşünceye, yani yazarın kendi coğrafyasını yaratması fikrine kendimi oldum olası yakın hissetmem. Romanın büyüsünün tam da bundan kaynaklandığına inanıyorum. Bize verilenden farklı, bambaşka bir gerçeklik yaratmak; verilenle yetinmemek ve önceleri sadece zihnimizin – var olduğunu belki bizim dahi fark etmediğimiz – karanlık dehlizlerinde şekillenmeye başlayan ve sonrasında kağıt üstünde yeni baştan yaratılmayı dayatacak denli güçlenen ikinci bir dünya ortaya koymak ve hatta bununla da yetinmeyip başkalarının da kendi yarattığımız bu dünyanın gerçekliğine inanmalarını sağlamak…

Gerçekten de, roman yazmayla yapı inşa etmek arasındaki benzerlikler yadsınacak gibi değil. En önemli kısım elbette ki giderek genişleyecek yapıyı taşıyabilecek denli sağlam bir temel oluşturabilmek. Zihnimde en başından beri çok genel hatlarıyla özetlenebilecek bir konu ve dört tane de karakter vardı. Gerisi, bu dört roman kahramanını neredeyse her tür sesten, kokudan yahut görüntüden uzak karanlık bir boşluğa fırlatıp attıktan sonra şekillenmeye başladı. Lukács’a göre “bireysel ve yalnız” birer öznellikten ibaret roman kahramanlarının temelde birer arayışçı olduğu unutulmamalı. Yazmaya devam ettikçe bu karakterlerin her birinin metindeki temel meselelerin ucundan tutmaya başladıklarını fark ettim. Bu noktada henüz asıl güçlükle, yani metnin dayattığı üslubu belirleme zorunluluğuyla yüzleşmemiştim.

Lukacs, Roman Kuramıı

Proust, “Üslup yazarın gerçeğe dayattığı dönüşümdür,” der. Çok doğru, ancak burada bir parantez açılması gerektiğini düşünüyorum. Üslup söz konusu olduğunda aslında farkında olmadan iki farklı kavramdan bahsederiz. Bunlardan ilki yazarın üslubudur. Yani daha kapsayıcı ve yazarın kaleme aldığı her metne öyle ya da böyle nüfuz eden neredeyse canlı bir “müdahaleci”. Kafka’nın bir metnini Musil ya da Gombrowicz metinlerinden ilk bakışta ayırabilmemizi sağlayan tam da budur.

Yazarın imzası, onun “gerçeğe dayattığı” biricik dönüşümdür üslup. Diğeriyse metnin dayattığı üsluptur. Buna belki “metnin tonu”  demek daha doğru olacaktır. İşte bu ilk roman denemesinde beni en çok zorlayan kısım metnin üslubunu belirlemek oldu. Öyle ki, metne yedi-sekiz kez baştan başlayıp her seferinde yirmi beş otuz sayfa kadar yazdıktan sonra bu döngünün sonsuza dek tekrar edeceğini, durmadan o ilk cümleye dönüp duracağımı düşünmeye başladım. İşte tam da o dönemde, Nilüfer Belediyesi’nin Gölyazı’daki Yazar Evi’nde iki hafta geçirme fırsatım oldu. Başlı başına bir yazı konusu olabilecek güzellikteki Gölyazı ve Yazar Evi deneyimi roman için bir dönüm noktası oldu. Metnin üslubu en nihayetinde yavaş yavaş kendini göstermeye ve cümleler birbiri ardı sıra eklenmeye başladı. Mücadelenin birinci yarısını bu şekilde atlattım gibi görünüyor. İkinci yarı, yani zihnimdeki yapıyı içime sinen bir şekilde kâğıda dökme süreciyse ilk yarı kadar olmasa da epey zorlayıcı bir şekilde ilerlemeye devam ediyor.

Başımı suyun yüzeyine biraz olsun çıkarabildiğime göre sanal odama daha sık uğrayabilmeyi umuyorum.

Gölyazı

Gölyazı

Sahi, Biz Neyiz?

Posted on: Cuma, Nisan 7, 2017

galeano

“… Tanrının şaheserleri mi yoksa Şeytan’ın kötü bir şakası mı olduğumuzu artık bilmiyoruz. Biz, insancıklar:

Her şeyin yok edicisiyiz,

hemcinslerimizin avcısıyız,

atom bombasının, hidrojen bombasının ve insanları öldürürken nesnelere hiç zarar vermediği için bunların arasında en faydalısı olan nötron bombasının yaratıcılarıyız,

makineler icat eden,

icat ettiği makinelerin hizmetinde yaşayan,

içinde yaşadığı evi yiyip bitiren,

kendisine içecek olan suyu ve yiyecek veren toprağı zehirleyen,

kendisini kiralayabilen ya da satabilen ve kendi benzerlerini kiralayabilen ya da satabilen,

zevk için öldürebilen,

işkence eden,

tecavüz eden yegâne hayvanlarız.

 

Ama aynı zamanda da,

gülen,

uyanıkken düş kuran,

ipekböceğinin salyasından ipek yapan,

çöplüğü güzelliğe dönüştüren,

gökkuşağının tanımadığı renkleri keşfeden,

dünyanın seslerine yeni müzikler katan,

ve gerçeklikle hafıza dilsiz olmasın diye

yeni sözcükler yaratan yegâne hayvanlarız…”

Eduardo Galeano, Aynalar (çeviren: Süleyman Doğru)

 

Baharı Beklerken

Posted on: Cuma, Şubat 10, 2017

Daffodil flowers in the field

Bahar yaklaşıyor. Öyle ki, bazen kısa bir süreliğine dahi olsa kokusunu alabiliyorum. Soğuk, çirkin bir kış geride kalıyor. Yavaş yavaş. Çok yakında, bedenden bedene atlayacak güneş. Gözler ışıldayacak, adımlar hafifleyecek ve sımsıcak bir örtü olacak rüzgar bize. Yeniden göreceğiz çiçeği, toprağı ve denizi. Dünya genişliyormuş gibi hissedeceğiz. Bahar umut demektir çünkü. Güneş demektir. Ufuk çizgisinin yeniden görülebilmesidir bahar. İnsan olmanın güçlüklerinden biri de budur işte: içimizi titreten soğuğu hissetmemiz gerekir, bir damla güneş yorgun tenimizi ısıtsın diye; önce umutsuzluğa kapılmamız gerekir ki sonrasında yeniden umut edebilelim. Tanığı olduğumuz her şeyden sorumlu olmamıza rağmen yeniden mutlu olabilelim. Unutan hayvandır insan. Her şey öylece gelir ve geçer…

Ölçü Kaçınca

Posted on: Çarşamba, Ocak 18, 2017

 

Seferis’in mücevherlerinden Mithistorima‘yı okuyorum. Kitabın başında, Seferis’in Nobel ödül törenindeki konuşmasının metni yer alıyor. Ari Çokona’nın çevirisini aktarıyorum:

Küçük bir ülkeye aidim. Halkının mücadelesinden, denizden ve güneş ışığından başka hiçbir nimete sahip olmayan Akdeniz’deki taşlık bir yarımadaya! Ülkem küçük, ama geleneği muazzam büyüktür ve bu geleneğin ayırt edici özelliği, günümüze kadar aralıksız bir süreklilikle gelmiş olmasıdır. Yunan dili uzun tarihi boyunca hep konuşulmuştur. Bütün canlı varlıklara özgü birtakım değişimleri bünyesinde özümsedi, ama arada hiçbir boşluğu yoktur. Bu geleneğin başka bir özelliği de insanlığa karşı beslediği sevgi ve adalet tutkusudur. Kuralları bunca hassasiyetle düzenlenen tragedyada, ölçüyü kaçıran insan Erinysler tarafından cezalandırılır. Aynı yasa, doğa olaylarında da geçerlidir. Herakleitos der ki: “Güneş ölçüyü kaçırmamalıdır, aksi taktirde Adalet’in yardımcısı Erinysler müdahale ederler.” 

Ölçünün iyiden iyiye kaçtığı, Tanıl Bora’nın deyişiyle bahçelerimize beton dökülen (bahsi geçen yazı burada) günlerden geçiyoruz. Güneşin dahi ölçüyü kaçırmaması gerektiğine işaret eden Herakleitos’un, Seferis tarafından alıntılanan sözünü aklımızdan çıkarmamalı, “insanlığa karşı beslenen sevgi ve adalet tutkusunun” en ufak çatlaklardan dahi sızıp er geç gün yüzüne çıkacağını unutmadan çalışmaya devam etmeliyiz.

Seferis

Seferis

Bonsai, “Belli Belirsiz Güzel” Olarak Üslup ve Diğerleri…

Posted on: Cumartesi, Aralık 24, 2016

Akranlarımın hemen hepsi, yapım tarihi 1984 olan “Karate Kid” filmini anımsayacaktır. İngilizcede ‘bully’ adı verilen ve Türkçeye (Aleksi’den özür dileyerek) ‘zorba’ olarak çevrilebilecek kişilerin hedefi olan Daniel adlı gencin, Miyagi-San tarafından karate eğitimine tabi tutulduğu ve en nihayetinde de, benzeri pek çok filmde olduğu gibi, kahramanımız Daniel’in kazandığı bir ‘son dövüş’ ile noktalanan “Karate Kid” gösterime girdiği dönemde büyük başarı yakalamıştı. İlerleyen yıllarda iki devam filmi, 2010 yılındaysa başarısız bir “remake” çekildi.

karate-kid-poster

Birkaç gün önce Karel Çapek’in “Bahçıvan’ın Bir Yılı”nı kim bilir kaçıncı kez karıştırırken, bu kitaptaki “bahçe” kavramının daha başka  yanı sıra yazın evrenlerinin de bir sembolü olarak okunabileceğini düşününce aklıma “Karate Kid” geldi. Nedenini açıklayayım:

Bahçeleri kişiye özel mikro-evrenler olarak düşünmek hoşuma gider. Çocukluğumun geçtiği evimizin arka bahçesindeki narenciye ağaçları, dedemin özenle ilgilenip her birini tek tek etiketlediği güller hala gözlerimin önünde.   Kim bilir, belki ileride benim de kendime ait bir bahçem olur da Voltaire’e selam çakarak “bahçemi yetiştirebilirim”. Woolf, “kendine ait bir oda” diyordu, etrafımızda yükselip duran beton yığınlarıyla çevrili kent merkezinde yaşayan biri olarak bense, “kendine ait bir bahçe” diyorum. Neyse…

Serinin ilk filmini daha net anımsıyorum. Miyagi-San’ın budayıp durduğu bonsai de oldukça net bir şekilde gözlerimin önünde. İşte şuna benziyor:

miyagi-bonsai

Aslında bu ‘tip’ten, yani Karate Kid ve benzeri filmlerin hemen hepsinde bulunan bilge insan tiplemesinden pek hoşlanmadığımı itiraf etmeliyim. Burada beni asıl ilgilendiren bonsaiden başkası değil. Miyagi’nin huşu içinde bonsaisini budadığı sahneleri düşününce, zihnimde kelimelerini evirip çeviren, birini alıp başka bir yere koyduktan sonra bu yeni düzeni beğenmeyerek metni tersyüz eden, orasına burasına bir takım yeni kelimeler ilave edip eleştirel bir yüz ifadesiyle etrafında şöyle bir dönüp dolaşan ve bu işlemi, ortaya çıkan metin istediği kıvamı buluncaya dek yineleyen yazarlar ve yazma edimi canlanıyor. ‘Bonsai’ yazarın üslubu olarak da düşünülebilir sanırım. Ömür boyu budayıp şekil vermeye çalışacağımız kıymetli bir ağaç olarak üslup…

Konuşmak kadar yazmak da eylemektir ve bu yüzdendir ki tüm “yazarlar” kendi üsluplarını yaratırlar. Aslında zaten bunu yaptıkları, yani belli bir üslupla yazmayı seçtikleri için “yazar” diye tanımlanabilirler. Dünyaya ve edebiyata karşı ne “yanda” durduklarını belirlediklerinde hala yazmaya devam ediyorlarsa, kendi üsluplarını yaratmak için son makas darbelerini de arkalarında bırakmışlar demektir.

Boş kağıtları doldurup duran yazar kendine özgü o “Güzel”in ya da bir başka deyişle, kesin kavramlara çevrilemeyen “duygu”nun peşindedir aslında. Okunan her metin, yazılan her satır edebiyat anlayışımızı şekillendirerek üslup dediğimiz, belli belirsiz duygularla ilmek ilmek örülen o “öznel güzel”i bir adım daha öteye taşır.

Üslubun şekillenmesinde, yazarın yaşadığı dönem, o dönemde içinde bulunduğu kültürel dünya yahut düşünme biçimlerindeki değişimlerin de etkisinin olduğu ve tüm bu etmenlerin toplu olarak ele alınmasının gerekliliği yadsınamaz. William R. Everdell, “İlk Modernler“de şöyle diyor:

İnşaat çeliğinin Sullivan’ı, standart saat ayarının Joyce’u, telefonun Proust’u, bisikletin Boccioni’yi ve elektrikle çalışan sokak lambalarının Delaunay’i etkilediği bir gerçektir ve inkar edilemez. 

Bahsi geçen bu “belli belirsiz güzel”in yavaş yavaş da olsa ortaya çıkartılıp şekillendirilmesini sağlayan süreçler sanatın çözülmesi imkansız bilmecelerinden sadece birini oluşturuyor. Tabii bunlar çözülmesine gerek olmayan, fakat üzerinde kafa yormanın ufuk açıcı olduğu bilmeceler aslında. Burada bir tür “amaçsız amaçlılık” söz konusu edilebilir belki: ortaya konan sanat yapıtlarının estetik açıdan yahut okur için bir “amacı” yoktur belki ama yazar için üslubunu nihai biçimine yaklaştıran makas darbeleri olarak görülebilir.

Yazarın dert edindiği konuların da üslubu belirlediği doğrudur. Sözgelimi, Thomas Bernhard’ın bitmek bilmeyen öfkesini Proustvari bir üslupla ortaya koyması mümkün olabilir miydi? Ya da Thomas Mann, Venedik’te Ölüm’‘ü Georges Perec’in cincanlı üslubuyla yazabilir miydi? Örnekler çoğaltılabilir…

Burada yanıtlanması gereken mühim iki soru beliriyor zihnimde: bir yazar üslubunu, bir başka deyişle kendi ‘sesini’ bulduğunu nasıl anlar ve bir metnin üslubunun o metne uygun düştüğünü anlamak mümkün müdür?

Kanımca, bu soruların yanıtları, Sartre’ın verdiği şu örnekte saklı:

Yeni yetişen bir ressam ustasına sorar: “Resmime ne zaman bitmiş gözüyle bakmalıyım?” Ustanın karşılığı şöyledir: “Karşısına geçip de, şaşkınlıkla, ‘Ben mi yaptım bunu!’ dediğin zaman.”

İnsan Yüreğini Paspas Eden Ülke: Türkiye

Posted on: Cuma, Aralık 16, 2016

İçten içe çürüyüp duran bir toplumda yaşadığımızı artık kabullenmemiz gerektiğinin farkındayım. Asıl acı olan, bu toplumsal çürümenin bir tür ‘norm’ halini alması ve toplumun bazı kesimlerinden destek bulması. Ne idüğü belirsiz cemaatlerin, tarikatların hala varlıklarını devam ettirebildiği; insanların can güvenliğinin olmadığı ve yetkililerinin istifa etmek yerine ‘şehitlik’ payesi dağıtıp durduğu; küçücük çocukların tecavüzcüleriyle evlendirilmeleri gibi saçma sapan ve insanlıkdışı bir uygulamanın kanunlaştırılması için önerge veren insanların ‘milletvekili’ sıfatıyla görevlerine devam edebildiği, her gün başka bir acıya uyandığımız bir ülkede yaşıyoruz. Yozlaşma öyle bir boyuta ulaşmış durumda ki, trafikte ‘bana nasıl yol vermezsin!’ diyerek önünüzü kesen şehir magandalarınca tartaklanabilir ve hatta öldürülebilirsiniz (bu noktada, yayınlarını ilgiyle takip ettiğim Heretik Yayıncılık‘ın kurucusu ve genel yayın direktörü Levent Ünsaldı imzasını taşıyan şu yazıyı okumanızı tavsiye ederim). Yaşadığımız ülke maalesef – bu yazının başlığında da belirtildiği gibi – insanın yüreğini paspas etme konusunda çok başarılı.

Çevirisi İngilizceden yapılan kitapların orijinallerini okuyabileceğim halde bunu tercih etme konusunda her daim tereddüt etmişimdir. Yazdığım dilde okuduğumda kendimi daha rahat ifade edebildiğime inanırım. Tabii bu tercihim sürekli çeviri kitaplar okumak zorunda kalmamı gerektiriyor ki bu da zaman zaman zihnimdeki dil kanallarının tıkanmasına neden olabiliyor. Neyse ki bu gibi istenmeyen durumların üstesinden gelmek çok kolay. Tek yapılması gereken, Türkçenin eşsiz ustalarının kitaplarına gömülmek; deyim yerindeyse bu dil ustalarının kelimelerle kurdukları evrenlerde doyumsuz gezintilere çıkmak… Son birkaç haftadır üst üste çeviri kitaplar okuduğumdan olsa gerek, yine bir ‘dil kanalı tıkanması’ yaşayınca bu kez Türkçenin eşsiz ustalarından Salah Birsel’e sığındım.

salah-birsel

Bu ‘paspas etme’ ifadesi de Salah Birsel’in “Yapıştırma Bıyık” adlı kitabından (s. 86). Neredeyse nefes almadan iki Salah Birsel kitabı okuyunca ülkenin ‘paspas’ ettiği yüreğim ‘balkonlandı’ diyebilirim. Herkese tavsiye ederim.

Vonnegut’tan “Hokus Pokus”, sevgili dostum Sedat Demir’in Dedalus Kitap etiketiyle yayımladığı “Khasak Efsaneleri” ve Gao Xingjian’ın “Ruh Dağı” da ‘okunacaklar’ rafından göz kırpıp duruyorlar. Şuraya “Yapıştırma Bıyık”tan tadımlık bir paragraf iliştirip bitireyim o halde:

Yaşam yazarın önünde hasırcıarnavut karpuzu gibi koskoca ve dopdolu durur. Yazarın onu kütletmesi, kütürdetmesi için bıçağı eline alıp yüreğine saplaması yetişir.

Ne diyeyim, zaten ucundan kıyısından tutunmaya çabaladığımız şu acımasız dünyadan iyi ki Salah Birsel gibi ustalar geçmiş, geçiyor ve geçecek…

Karikatürkiye

Posted on: Pazar, Kasım 20, 2016

Kötü birer şaka sayılabilecek günler, haftalar, aylar yaşıyoruz. Hemen her gün, etrafımızı çevrelemeye çabalayan karanlığın biraz daha yayıldığına tanık oluyor, kendimizi çaresizlik içinde ‘ne yapmalı’ diye düşünürken buluyoruz. OHAL kapsamında yüzlerce dernek mühürleniyor, durmaksızın milli iradeden bahseden iktidar, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki rektörlük seçimleri sonrasında yüzde 86’lık bir oy oranına ulaşan Gülay Barbarosoğlu’nu değil de, seçime dahi girmeyen Mehmed Özkan’ı yeni rektör olarak atıyor, yazarlar, gazeteciler, avukatlar hapse atılıyor, gözlerimizin içine baka baka “tecavüzü meşrulaştıracağız” diyerek yasa tasarıları hazırlanıyor ve bir takım yarım-akıllı insan bu utanç verici saçmalığa kılıflar uydurmak için televizyonlarda boy gösterip yine gözlerimizin içine baka baka zırvalıyor!  Zaten ‘bir nefeslik’ olan yaşam alanımızın durmaksızın daraldığı hissine kapılıyoruz. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, Leonard Cohen de dünyadan göçüp gidenler kervanına katılıyor ve kendimizi ister istemez durup “Yaşam da yaşammış ha!” diye mırıldanırken buluyoruz. Daha ne kadar acı, utanç, ölüm ve savaş sığdırılabilir insanların yaşamlarına! Yükledikçe yüklüyorlar ve doyacak gibi de görünmüyorlar.

Yine de yaşam bizi her defasında şaşırtmayı başarıyor elbette. Hiç beklenmedik yerlerden akıl almaz mücevherler çıkarıveriyor karşımıza. Geçenlerde ben de böyle bir mücevherle karşılaştım.:”Karikatürkiye”.

karikaturkiye

Üç ciltlik bu mücevher diziyle bu denli geç karşılaşmış olmak elbette ki benim ayıbım, fakat zararın neresinden dönülürse kardır diyerek sayfalarının arasına daldım ve kelimenin tam anlamıyla kendimden geçtim… Kapak içindeki tanıtım yazısından:

Karikatürlerle Cumhuriyet Tarihi, dört yıllık özverili ve özenli bir çalışmanın ürünü. Ülkemizin tek karikatür tarihçisi Turgut Çeviker, Cumhuriyet’in 85 yıllık tarihi boyunca yayınlanmış bütün önemli gazete ve dergileri taradı. Yüzbinlerce karikatürü elden geçirdi. Seçilenler temizlendi, gereken yerlerde kısa açıklamalarla “desteklendi”. Sonunda, 150’den fazla karikatürcünün 1200’den fazla karikatürüyle Türkiye’nin siyasal ve toplumsal tarihi inşa edildi. 

 

Gerçekten inanılmaz bir çalışma ve muazzam bir emek ürünü. Eğer hala edinmediyseniz kesinlikle vakit kaybetmeyin derim. Karikatüre olan ilgim, yine Turgut Çeviker’in 1993-2003 yılları arasında çıkardığı Güldiken dergisiyle tanışmama dayanıyor. Güldiken de yayımlanmış her sayısını edinmeye çalıştığım dolu dolu bir dergi. Turgut Çeviker’e ne denli teşekkür edilse az diyerek en azından buradan kendi adıma teşekkürlerimi iletmek istiyorum…

guldiken

Turgut Çeviker’le yapılmış ve Notos dergisinde yayımlanmış bir söyleşiye de şu bağlantıdan ulaşılabilir.

Yalnızca karikatür sanatının incelikli muhalifliğinin keyfine varmak için değil, bu topraklarda yakamıza yapışmaktan bıkıp usanmayan karanlığın ve çarpık zihniyetlerin eninde sonunda tarih kitaplarının sayfaları arasında kalmaya yazgılı olduklarını görerek biraz olsun umut bulabilmek için de mutlaka edinilip baş tacı edilmesi gereken bir başyapıt Karikatürkiye…

Gombrowicz

Posted on: Salı, Kasım 8, 2016

Witold Gombrowicz, Vence fot. Bohdan Paczowski

Ötekileştirmenin ‘dibine vurduğumuz’, nefret söylemlerinin toplumsal söylevlere dönüşme eğiliminde olduğu, insanın insana yabancılaştığı, herkesin birilerini yaftalayıp bir takım kalıplara sıkıştırdığı ve bu da yetmezmiş gibi kendi zihinlerindeki bu kalıplara duydukları öfkeyi,  o kalıplara sıkıştırdıkları insanlara yönelttikleri bir döneme, canım Gombrowicz’den bir derkenar:

“Dün Teodolina’da üç adam (birisi tıraşlı, öteki bıyıklı, üçüncüsü sakallı), Uzakdoğu’daki politik durum hakkında anlaşamadıkları için çok şaşırmışlardı. Ben de onlara dedim ki, “Sizin konuşabildiğinize şaşırıyorum. Her biriniz insan yüzü için değişik bir çözüm sunuyor ve değişik insan anlayışını kişiselleştiriyorsunuz. Eğer, sakallı olmak uygun düşüyorsa, tıraşlı veya bıyıklı olmak canavarlıktır, soytarılıktır, yozlaşmışlıktır dolayısıyla absürddür; yok eğer tıraşlı olmak adamlıksa, canavarlık, alçaklık, saçmalık ve domuzluk sakaldadır.

Davranın! Ne duruyorsunuz? Dövüşe başlayın!”*

(* Günlük, Witold Gombrowicz, Yapı Kredi Yayınları, s. 140-141) 

Dovlatov

Posted on: Pazartesi, Kasım 7, 2016

dovlatov

Bugünlerde aklımda, kağıt üzerinde neye benzeyeceğini görmek istediğim bir fikir dönüp duruyor: evrenin öte ucunda bir yerlerde, barışçıl bir medeniyet varsa ve günün birinde Dünya üzerinde neler olup bittiğini incelemek üzere bir ajan (ona şimdilik X1 diye hitap edelim) gönderseler, zavallı X1 burada geçireceği birkaç ay sonrasında gezegendaşlarına dünyamız ve insanlar hakkında ileteceği raporlara neler yazardı acaba? Öncelikle, “her sabah istemeye istemeye, hiç hoşlanmadıkları bir takım şeyler yapmak üzere toplu halde bir yerden bir yere gidip günün sonunda oradan yine toplu halde sabah başladıkları yere dönüyorlar” derdi herhalde. “Araba adını verdikleri bir araca biniyorlar ve bu aracı kullanabilmek için ihtiyaç duydukları petrol adı verilen kapkara sıvı için türdaşlarını öldürüyorlar” da derdi muhtemelen. “Bir takım yerlerde nesillerini sürdürecek yavruları açlıktan ölürken daha başka yerlerde tüketimin dibine vuruyorlar”ı da eklerdi sanırım. “Devlet adını verdikleri bir kurum üzerinden her türlü zulmü meşru kılıyorlar” da demesi gerekirdi. Şöyle kısa bir süre düşünününce, sevgili X1’in raporunda insan olduğumuz için utanmamız gereken şeylerin, gurur duymamız gerekenlerden fazla çıkması dahi mümkün olabilir gibi geliyor bana.

Ülke olarak, insanlık adına utanç duymamız gereken karanlık bir dönemden geçiyoruz. Okuyan, düşünen, özgürlük, barış ve demokrasi isteyenlerin açıkça tehdit unsuru olarak görüldüğü, hiçbir muhalif görüşe bırakın değer verilmesini, bu görüşlerin ifade edilmesinin bile istenmediği; yazarların, medyanın, gazeteci ve hukukçuların susturulup ülkeyi geri dönüşü olmayan bir karanlığa sürüklemeye çalışan iktidarın kendini kaybedişine şahit oluyor, hem kendimizin hem de çocuklarımızın geleceğine dair endişe duymaktan fazlasını yapamıyoruz. Toplum korkutucu bir şekilde kutuplaştırılırken insanlar artık neredeyse faşizmin yanında olanlar ve olmayanlar şeklinde ikiye ayrılıyor. Sosyal medya üzerinden ortaya konan nefret söylemlerine her geçen gün daha çok maruz kalıyoruz ve ben her defasında – saflık olarak nitelendirilebilecek bir hayretle – dünyayı yaşanmaya değer kılan şeylerden birinin de farklılıklarımız olduğunu nasıl olup da göremediklerini düşünüp dehşete kapılıyorum. Oysa atılması gereken en güçlü adımlardan biri de geçmiş hesapların, öfkelerin, hırsların ve hesap sormaların bir kenara bırakılarak en azından “tehlike” alt edilinceye dek ortak bir paydada birleşmek olacaktır. En etkili sloganlardan biri de bunu anlatmaya çalışmıyor mu: “ya hep beraber, ya hiçbirimiz!”…

Sokağa adım atar atmaz yahut neler olup bitiyor diye merak ederek haberleri takip eder etmez bizi kuşatıp neredeyse paçalarımıza asılarak aşağıya çekmeye çabalayan bu korkunç dönemden biraz olsun uzaklaşabilmek için yine edebiyata, kitaplara, yazarlara sığınma yolunu seçiyorum.

puskin-tepeleri-dovlatov

“Puşkin Tepeleri”ni bitireli birkaç gün oldu. İlgiyle takip ettiğim Jaguar Yayınları, “Puşkin Tepeleri”ni özenli bir kapak çalışması ve çok iyi bir çeviriyle yayınlamış. Çevirmen Ayşe Hacıhasanoğlu orijinal Rusçadan çevirmiş ve bence çok iyi bir iş çıkarmış. Etkileyici bir roman. Dozunda bir mizahla aktarılan çarpıcı bir melodram denebilir. Yazarın hayat hikayesini düşününce, otobiyografik özellikler içerdiğini tahmin etmek güç değil. Özellikle karısı ve çocuğunun onu bırakıp Amerika’ya gitme kararı verdiğinde hissettiklerini anlattığı bölümler oldukça çarpıcı. Dovlatov da hayatı boyunca ülkesine çöken karanlıkla mücadele etmiş ve bu sürecin neden olduğu acıları sırtlamak zorunda kalmış bir yazar.

bavul-dovlatov

Dovlatov’la “Bavul” adlı mücevher kitabıyla tanıştım. Hayran kaldığım ve çok kısa bir süre içinde tekrar okuduğum bir romandı “Bavul”. Yazarın Amerika’ya göç etmeye zorlanması üzerine sadece bir bavulla yola çıkıp geçmişine ait her şeyi geride bırakışını anlatıyor Dovlatov bu romanda. Bavulundaki nesneler üzerinden hem kendi geçmişiyle hem de ülkesinde maruz kaldığı baskıcı rejimle hesaplaşıyor Dovlatov; tabii mizahı ve güçlü bir anlatımı elden bırakmadan… Trajik olayları mizahi bir dille anlatmayı, yani deyim yerindeyse okuru ‘ters köşe’ yapmayı ve bunu yapan metinleri hep sevmişimdir. Aslan Asker Şvayk da bu tür kitaplara verilebilecek örneklerden biri. Ayrıca Bavul‘daki öykülerden her birinden sonra, durup düşününce aslında metne ve anlatılan olaya dair çok daha derin duygu ve düşüncelere kapıldığımı, fakat okurken bunun her nedense farkına varamadığımı hissettiğimi söyleyebilirim. Bu da yazarın büyük bir başarısı kanımca.

Coğrafya ve tarihsel dönemler değişse de hikayelerimiz maalesef değişmiyor. En acısı da, X1’in gezegenine umut dolu raporlar iletmesini sağlamanın elimizde olduğunu bilmeme rağmen bunun asla olamayacağına neredeyse emin olmam…

Theme by Blogmilk   Coded by Brandi Bernoskie