Bir Temmuz Günü Deniz Kıyısında

Posted on: Çarşamba, Temmuz 27, 2016

Rahatlatıcı bir rüzgar esiyor. Uzakta, Samos Adası puslu bir hayal gibi. Buradan bakıldığında, denizin orta yerine bırakılmış şekilsiz bir kaya yığınından farksız. Kırmızı mayolu bir erkek çocuk sarı renkli bir topla oynuyor kumların üzerinde. Eliyle, ayağıyla, başıyla, tüm gövdesiyle oyunun içinde. Boyuna göre uzun, ince kollarını sağa sola uzattıkça olduklarından daha da uzunmuş gibi görünüyor her biri. Pembe mayolu küçük bir kız sahil boyunca koşuyor. Yüzünde ciddi bir ifade var. Hemen arkasında iri yarı, çok şişman bir adam başı önde ıslak kumlara bakarak ağır ağır ilerliyor. El ele tutuşan, çiftler, bisikletliler, kumlara Excalibur gibi saplanmış rengarenk şemsiyelerin altına sığınmış üç-beş kişilik aileler… Çok uzakta, açıklarda bir yerde hızla ilerleyen motorun arkasına takılı ipe bağlı bir paraşütün ucunda, dünyayı epey yukarıdan izleyen birileri var. Yukarıdan, o kadar yüksekten nasıl göründüğümüzü merak etsem de, yükseklik korkumdan ötürü bunu asla öğrenemeyeceğimi biliyorum. Yine de, rüzgarla bir, bulutsuz gökte usul usul süzülen paraşütü izlemek beni rahatlatıyor. Ve tabii, kıyıya vuran dalgaların sesi de öyle… Hiç durmadan devinen dalgalara baktıkça, hiç yaşlanmayan Efesli Herakleitos geliyor aklıma. Kızım yanımda, yaz için verilmiş ev ödevlerini yapıyor. Üzerinde çiçekli, boyundan bağlı, sırtı açık bir bluzla kot şort var. Artık ona her bakışımda çok çabuk büyüdüğünü düşünüyorum.
Tüm bunlar olup biterken, içimde yazmak için dayanılmaz bir arzu duyuyorum. Tıpkı kabarıp kabarıp sahili döven dalgalar gibi aniden yükseliveriyor bu duygu ve koşa koşa kalem kağıt ararken bir yandan da ‘Neden?’ diye soruyorum kendime. Neden herkes gibi ayaklarımı uzatıp manzaradan parçaların tadını çıkarmak varken bir şeyler yazmam gerekiyor.

Öteki Renkler

Orhan Pamuk’un “Öteki Renkler” başlıklı kitabının Önsöz’ü şu cümleyle başlıyor: “Mutlu olabilmem için her gün bir miktar edebiyatla ilgilenmem gerekiyor.” Benim – ve tanıdığım pek çok ahbabım – için de geçerli bir cümle bu. Gün içinde birkaç sayfalığına dahi olsa ‘iyi’ bir kitabın dünyasında dolaşmak ya da birkaç ‘iyi’ cümle yazabilmek önemli. Yaşadığımız dünyayı bu cümleler anlamlı kılıyor. Kağıt üzerinde satır satır yeni bir dünya kurmak, zihnimde dolaştırmaktan asla sıkılmadığım fikirlerin yavaş yavaş gözle görülür bir hal aldığını görmek bana bir an için dahi olsa her şeyi unutturabiliyor. Zor bir dönemden geçiyoruz diyeceğim fakat yaşadığımız topraklar üzerinde zor olmayan bir dönem geçmediği de ortada. Suruç katliamından bu yana hemen her gün yeni bir gündeme uyanıyor, “bugün nerede bir bomba patlayacak”, ya da “bakalım ekranlarda ‘Son Dakika’ bayrakları ne zaman dalgalanmaya başlayacak” diye düşünürken buluyorum kendimi. Sürekli olarak kutuplaşan/kutuplaştırılan bir ülkede yaşıyor, en son Brexit ile birlikte küresel boyutta yükseldiği iyice belirginleşen milliyetçi söylemlere ve evinden barkından olan mültecilere ya da sokaklarda bir lira için dilenmek zorunda kalan çocuklara karşı giderek artan faşizan nefret söylemlerine hayret ediyorum. Ve tüm bu yaşananları anlamlandırabilmek için kağıt kaleme sarılıyorum. Kendimi orada, satırların arasında kurduğum hayali dünyada, dışarıda olduğundan çok daha iyi hissediyorum.

Son altı-yedi aydır da, kendime bu kez bir romanın – daha doğrusu bir novellanın – satırları arasında yeni bir dünya kurmaya çabalıyorum. Kelimenin tam manasıyla ‘çabaladığım’ doğru, çünkü bu geçen altı-yedi ay içinde, o ana dek yazdığım her şeyi silip atarak, metne üç kez baştan başladım. Farklı anlatım biçimleri ve anlatıcılar deneyerek en nihayetinde anlatmak istediğim hikayeye uygun bir kıvam tutturmayı başardığımı düşünüyorum (ya da en azından öyle düşünmek istiyorum). Roman yazmaya çabaladığım için de, neredeyse iki aydır Orhan Pamuk okuyorum. “Saf ve Düşünceli Romancı”nın ardından “Kafamda Bir Tuhaflık”ı okudum. Şimdiyse okumaya bir türlü fırsat bulamadığım “Kar” adlı romanını okumayı planlıyorum. “Saf ve Düşünceli Romancı”da kitabın adından başlayarak ortaya koyduğu ayrımı – romancılar özelinde – ilk ortaya atanın kendisi olup olmadığını bilmiyorum ki bunun da pek fazla önemi yok çünkü kitabı bütün olarak değerlendirdiğimde son derece başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Derdini ve romancılık üstüne edindiği birikimi oldukça yalın bir dille anlatmış Pamuk ve kitabı okurken bunun aslında ders notları toplamı olduğu hissine bir kez olsun kapılmadım. Bu iki kitap hakkında belki sonra daha ayrıntılı bir şeyler yazabilirim fakat şimdilik derdim onlar değil de, bir temmuz günü deniz kıyısında otururken beni aniden yazı yazmaya iten o tuhaflık.

Salman Rushdie

‘İyimser olduğum için mi yazıyorum acaba’ diye düşünürüm bazen. Bir takım okurların benim yazdıklarımı okuyacaklarını, kağıt üzerinde kurduğum dünyayı ve ortaya koyduğum fikirleri bir an için dahi olsa ilgi çekici bulabileceklerini düşünmek, buna içtenlikle inanmak bana iyi hissettirir. Ne de olsa kitaplar aynı zamanda görünmez dostluk bağları kuran nesnelerdir de… Kimi zamansa içinde yaşadığımız dünyaya ve hayatın eşitsizliklerine, acımasızlıklarına karşı korkunç bir kötümserlik ve hatta öfkeyle sarılırım kağıtla kaleme. Bu gibi anlarda kitapların toplum ve birey üzerindeki ‘kurucu’ rollerini düşünür, bunun bir safsatadan ibaret olduğu fikrine kapılırım. Yüzlerce yıldır doldurulan milyarlarca kağıt sonrasında hiçbir şeyin değişmediğini görüp huzursuzluğa kapılırım. Hatta, tıpkı Salman Rushdie’nin büyük tartışmalara yol açan Şeytan Ayetleri kitabı örneğinde olduğu gibi, ‘kuruculuk’ şöyle dursun, zaman zaman yıkıcı etkileri olduğu bile söylenebilir. Yazamadığım zamanlarda yazamadığım için, yazabildiğim zamanlardaysa “daha iyisini yazabilmeliyim” diyerek kendi kendimi bir türlü rahat bırakmadığım gelir aklıma. Yazmak sonu gelmeyen bir işkence gibi görünür. Ama neyse ki bu gibi anlar çok kısa sürer. Gelip geçicidirler ve öyle olduklarını bilirim. Asıl çarpıcı olansa, bu gibi ‘yıkıcı’ hislerin üstesinden yine ancak yazarak ve okuyarak gelebilmektir.

Kimi zamansa, unutmamak için mi yazıyorum diye sorarım kendime. Yazdıkça belleğimizi kağıda döker, orada hiç beklemediğimiz farklı biçimlere büründüğünü şaşkınlıkla görürüz. Edebiyat, yazarın belleğidir; yazdıklarımızsa otobiyografimiz. Öyle ya, bu metnin ilk paragrafında birkaç cümleyle aktardığım sahilde top oynayan erkek çocuğu, pembe mayolu kızı ve onun arkasından yürüyen o çok şişman adamı bir daha asla unutmayacağımı biliyorum. O satırları her okuduğumda hafif hafif esen rüzgara kapılıp kendimi Kuşadası sahilinde Samos Adası’na bakarken bulacağıma eminim.

Bu soruya, yani ‘Neden yazıyorum?’ sorusuna ömrüm boyunca defalarca kez dönüp belki de her seferinde farklı yanıtlar vereceğimi biliyorum, fakat şu an için bana en iyi hissettiren yanıt ‘mutlu olmak’. Evet, mutlu olmak için yazıyorum. Kendimi mutlu etmek, kendime kağıt üzerinde aslında hiç olmayan masallar yaratıp gerçekten ait olduğumu hissettiğim sözcükten dünyalar kurabilmek için…

Tweet about this on TwitterShare on FacebookShare on Google+Pin on Pinterest
  • pınar aytuğ türkmen

    Bebeğim 5,5 aylık oldu. Uzun zamandır o uyur uyumaz uyuma ya da evde birikmiş işlerden birini yapma eğilimindeyken bu kez facebookta linkini gördüğüm bu yazıyı okumaya karar verdim. Doğu ben daha okumaya yeni başlamıştım ki uyandı ama pes etmedim. çok uzun bir yazı olmasa da benim için bu siralar ulaşılmazdı okumak. şimdi üstüne iki satır yazı yazmaya bile kalkıştım bakalım… Çok benzer hisler içindeyim o yüzden hoşuma gitti yazdıkların. bir roman yazma olayı dışında tabii. Şu an bunu yaparken kendimi çok iyi hissediyorum örneğin… Doğu uyandığında, uyuduğum zamankilerden daha mutlu hissediyor olacağım kesin. Yazını okurken Nazan Bekiroğlu’nun Nar Ağacı adlı kitabındaki bir yorumu geldi aklıma. Onu yazmak istedim.
    Anlatıcı romanın başında uçakla seyahat ediyor, Kafkasya civarlarında:
    “Her vadisinde neredeyse bir halkın yaşadığı dünyanın bu en kalabalık, en renkli ve en problemli bölgesini bu mesafeden bir minyatür çerçevesine sığdırılmış görmek, üzerimde derin bir duygu, sarsıcı bir etki uyandırıyor. Çünkü bu yükseklikten bakınca orada yaşanmışların hükmü kalmıyor. O yangınlar bu dağlarda bu taşlarda mı tutuştu? Korku bu dağları mı bekledi? …”
    Nazan Bekiroğlu’na önyargılı yaklaşmıştım zamanında. Ama bir arkadaşımın çok sık maruz bırakması ve sonunda ondan bir kitabı duygu yoğunluğu yaşadığım bir dönemde hediye etmesiyle kendisine daha fazla kayıtsız kalamadım. Iyi ki öyle olmuş. Sonra kendim aldım birkaç kitabını. Gözlemleri, tespitleri, anlatımı çok iyi bana göre. Kendine has bir karakteri var, bunu Nazan Bekiroğlu yazmış dedirten… Beğeneceğini düşünüyorum. Henüz denemediysen.
    Ve şu yüzlerce yıldır yazılanlara rağmen hiçbir şeyin değişmediğine dair yazdıkların bana okuma üzerine benzer şeyler düşündüğüm zamanları hatırlattı. O kadar okuyup okuyup insanlar nasıl bu kadar dar düşünebilir, demek ki okumak değil sadece yaşamak gerek dediğim dönemleri. Okumak ve yazmak zaten dediğin gibi iç içe. Yıkıcılık ve yapıcılık da. Yıkarken yapmak, yaparken yıkmak…Yazımı böyle bilinç akışı sırasında sonlandırmak istiyorum. Iyi ki yazdın, iyi ki okudum. Her şeyden önce iyi ki Doğu uyudu da bana izin verdi. Çok iyi hissediyorum.



Theme by Blogmilk   Coded by Brandi Bernoskie