Entries Tagged as 'Genel'

Sahi, Biz Neyiz?

Posted on: Cuma, Nisan 7, 2017

galeano

“… Tanrının şaheserleri mi yoksa Şeytan’ın kötü bir şakası mı olduğumuzu artık bilmiyoruz. Biz, insancıklar:

Her şeyin yok edicisiyiz,

hemcinslerimizin avcısıyız,

atom bombasının, hidrojen bombasının ve insanları öldürürken nesnelere hiç zarar vermediği için bunların arasında en faydalısı olan nötron bombasının yaratıcılarıyız,

makineler icat eden,

icat ettiği makinelerin hizmetinde yaşayan,

içinde yaşadığı evi yiyip bitiren,

kendisine içecek olan suyu ve yiyecek veren toprağı zehirleyen,

kendisini kiralayabilen ya da satabilen ve kendi benzerlerini kiralayabilen ya da satabilen,

zevk için öldürebilen,

işkence eden,

tecavüz eden yegâne hayvanlarız.

 

Ama aynı zamanda da,

gülen,

uyanıkken düş kuran,

ipekböceğinin salyasından ipek yapan,

çöplüğü güzelliğe dönüştüren,

gökkuşağının tanımadığı renkleri keşfeden,

dünyanın seslerine yeni müzikler katan,

ve gerçeklikle hafıza dilsiz olmasın diye

yeni sözcükler yaratan yegâne hayvanlarız…”

Eduardo Galeano, Aynalar (çeviren: Süleyman Doğru)

 

Baharı Beklerken

Posted on: Cuma, Şubat 10, 2017

Daffodil flowers in the field

Bahar yaklaşıyor. Öyle ki, bazen kısa bir süreliğine dahi olsa kokusunu alabiliyorum. Soğuk, çirkin bir kış geride kalıyor. Yavaş yavaş. Çok yakında, bedenden bedene atlayacak güneş. Gözler ışıldayacak, adımlar hafifleyecek ve sımsıcak bir örtü olacak rüzgar bize. Yeniden göreceğiz çiçeği, toprağı ve denizi. Dünya genişliyormuş gibi hissedeceğiz. Bahar umut demektir çünkü. Güneş demektir. Ufuk çizgisinin yeniden görülebilmesidir bahar. İnsan olmanın güçlüklerinden biri de budur işte: içimizi titreten soğuğu hissetmemiz gerekir, bir damla güneş yorgun tenimizi ısıtsın diye; önce umutsuzluğa kapılmamız gerekir ki sonrasında yeniden umut edebilelim. Tanığı olduğumuz her şeyden sorumlu olmamıza rağmen yeniden mutlu olabilelim. Unutan hayvandır insan. Her şey öylece gelir ve geçer…

Ölçü Kaçınca

Posted on: Çarşamba, Ocak 18, 2017

 

Seferis’in mücevherlerinden Mithistorima‘yı okuyorum. Kitabın başında, Seferis’in Nobel ödül törenindeki konuşmasının metni yer alıyor. Ari Çokona’nın çevirisini aktarıyorum:

Küçük bir ülkeye aidim. Halkının mücadelesinden, denizden ve güneş ışığından başka hiçbir nimete sahip olmayan Akdeniz’deki taşlık bir yarımadaya! Ülkem küçük, ama geleneği muazzam büyüktür ve bu geleneğin ayırt edici özelliği, günümüze kadar aralıksız bir süreklilikle gelmiş olmasıdır. Yunan dili uzun tarihi boyunca hep konuşulmuştur. Bütün canlı varlıklara özgü birtakım değişimleri bünyesinde özümsedi, ama arada hiçbir boşluğu yoktur. Bu geleneğin başka bir özelliği de insanlığa karşı beslediği sevgi ve adalet tutkusudur. Kuralları bunca hassasiyetle düzenlenen tragedyada, ölçüyü kaçıran insan Erinysler tarafından cezalandırılır. Aynı yasa, doğa olaylarında da geçerlidir. Herakleitos der ki: “Güneş ölçüyü kaçırmamalıdır, aksi taktirde Adalet’in yardımcısı Erinysler müdahale ederler.” 

Ölçünün iyiden iyiye kaçtığı, Tanıl Bora’nın deyişiyle bahçelerimize beton dökülen (bahsi geçen yazı burada) günlerden geçiyoruz. Güneşin dahi ölçüyü kaçırmaması gerektiğine işaret eden Herakleitos’un, Seferis tarafından alıntılanan sözünü aklımızdan çıkarmamalı, “insanlığa karşı beslenen sevgi ve adalet tutkusunun” en ufak çatlaklardan dahi sızıp er geç gün yüzüne çıkacağını unutmadan çalışmaya devam etmeliyiz.

Seferis

Seferis

Bonsai, “Belli Belirsiz Güzel” Olarak Üslup ve Diğerleri…

Posted on: Cumartesi, Aralık 24, 2016

Akranlarımın hemen hepsi, yapım tarihi 1984 olan “Karate Kid” filmini anımsayacaktır. İngilizcede ‘bully’ adı verilen ve Türkçeye (Aleksi’den özür dileyerek) ‘zorba’ olarak çevrilebilecek kişilerin hedefi olan Daniel adlı gencin, Miyagi-San tarafından karate eğitimine tabi tutulduğu ve en nihayetinde de, benzeri pek çok filmde olduğu gibi, kahramanımız Daniel’in kazandığı bir ‘son dövüş’ ile noktalanan “Karate Kid” gösterime girdiği dönemde büyük başarı yakalamıştı. İlerleyen yıllarda iki devam filmi, 2010 yılındaysa başarısız bir “remake” çekildi.

karate-kid-poster

Birkaç gün önce Karel Çapek’in “Bahçıvan’ın Bir Yılı”nı kim bilir kaçıncı kez karıştırırken, bu kitaptaki “bahçe” kavramının daha başka  yanı sıra yazın evrenlerinin de bir sembolü olarak okunabileceğini düşününce aklıma “Karate Kid” geldi. Nedenini açıklayayım:

Bahçeleri kişiye özel mikro-evrenler olarak düşünmek hoşuma gider. Çocukluğumun geçtiği evimizin arka bahçesindeki narenciye ağaçları, dedemin özenle ilgilenip her birini tek tek etiketlediği güller hala gözlerimin önünde.   Kim bilir, belki ileride benim de kendime ait bir bahçem olur da Voltaire’e selam çakarak “bahçemi yetiştirebilirim”. Woolf, “kendine ait bir oda” diyordu, etrafımızda yükselip duran beton yığınlarıyla çevrili kent merkezinde yaşayan biri olarak bense, “kendine ait bir bahçe” diyorum. Neyse…

Serinin ilk filmini daha net anımsıyorum. Miyagi-San’ın budayıp durduğu bonsai de oldukça net bir şekilde gözlerimin önünde. İşte şuna benziyor:

miyagi-bonsai

Aslında bu ‘tip’ten, yani Karate Kid ve benzeri filmlerin hemen hepsinde bulunan bilge insan tiplemesinden pek hoşlanmadığımı itiraf etmeliyim. Burada beni asıl ilgilendiren bonsaiden başkası değil. Miyagi’nin huşu içinde bonsaisini budadığı sahneleri düşününce, zihnimde kelimelerini evirip çeviren, birini alıp başka bir yere koyduktan sonra bu yeni düzeni beğenmeyerek metni tersyüz eden, orasına burasına bir takım yeni kelimeler ilave edip eleştirel bir yüz ifadesiyle etrafında şöyle bir dönüp dolaşan ve bu işlemi, ortaya çıkan metin istediği kıvamı buluncaya dek yineleyen yazarlar ve yazma edimi canlanıyor. ‘Bonsai’ yazarın üslubu olarak da düşünülebilir sanırım. Ömür boyu budayıp şekil vermeye çalışacağımız kıymetli bir ağaç olarak üslup…

Konuşmak kadar yazmak da eylemektir ve bu yüzdendir ki tüm “yazarlar” kendi üsluplarını yaratırlar. Aslında zaten bunu yaptıkları, yani belli bir üslupla yazmayı seçtikleri için “yazar” diye tanımlanabilirler. Dünyaya ve edebiyata karşı ne “yanda” durduklarını belirlediklerinde hala yazmaya devam ediyorlarsa, kendi üsluplarını yaratmak için son makas darbelerini de arkalarında bırakmışlar demektir.

Boş kağıtları doldurup duran yazar kendine özgü o “Güzel”in ya da bir başka deyişle, kesin kavramlara çevrilemeyen “duygu”nun peşindedir aslında. Okunan her metin, yazılan her satır edebiyat anlayışımızı şekillendirerek üslup dediğimiz, belli belirsiz duygularla ilmek ilmek örülen o “öznel güzel”i bir adım daha öteye taşır.

Üslubun şekillenmesinde, yazarın yaşadığı dönem, o dönemde içinde bulunduğu kültürel dünya yahut düşünme biçimlerindeki değişimlerin de etkisinin olduğu ve tüm bu etmenlerin toplu olarak ele alınmasının gerekliliği yadsınamaz. William R. Everdell, “İlk Modernler“de şöyle diyor:

İnşaat çeliğinin Sullivan’ı, standart saat ayarının Joyce’u, telefonun Proust’u, bisikletin Boccioni’yi ve elektrikle çalışan sokak lambalarının Delaunay’i etkilediği bir gerçektir ve inkar edilemez. 

Bahsi geçen bu “belli belirsiz güzel”in yavaş yavaş da olsa ortaya çıkartılıp şekillendirilmesini sağlayan süreçler sanatın çözülmesi imkansız bilmecelerinden sadece birini oluşturuyor. Tabii bunlar çözülmesine gerek olmayan, fakat üzerinde kafa yormanın ufuk açıcı olduğu bilmeceler aslında. Burada bir tür “amaçsız amaçlılık” söz konusu edilebilir belki: ortaya konan sanat yapıtlarının estetik açıdan yahut okur için bir “amacı” yoktur belki ama yazar için üslubunu nihai biçimine yaklaştıran makas darbeleri olarak görülebilir.

Yazarın dert edindiği konuların da üslubu belirlediği doğrudur. Sözgelimi, Thomas Bernhard’ın bitmek bilmeyen öfkesini Proustvari bir üslupla ortaya koyması mümkün olabilir miydi? Ya da Thomas Mann, Venedik’te Ölüm’‘ü Georges Perec’in cincanlı üslubuyla yazabilir miydi? Örnekler çoğaltılabilir…

Burada yanıtlanması gereken mühim iki soru beliriyor zihnimde: bir yazar üslubunu, bir başka deyişle kendi ‘sesini’ bulduğunu nasıl anlar ve bir metnin üslubunun o metne uygun düştüğünü anlamak mümkün müdür?

Kanımca, bu soruların yanıtları, Sartre’ın verdiği şu örnekte saklı:

Yeni yetişen bir ressam ustasına sorar: “Resmime ne zaman bitmiş gözüyle bakmalıyım?” Ustanın karşılığı şöyledir: “Karşısına geçip de, şaşkınlıkla, ‘Ben mi yaptım bunu!’ dediğin zaman.”

İnsan Yüreğini Paspas Eden Ülke: Türkiye

Posted on: Cuma, Aralık 16, 2016

İçten içe çürüyüp duran bir toplumda yaşadığımızı artık kabullenmemiz gerektiğinin farkındayım. Asıl acı olan, bu toplumsal çürümenin bir tür ‘norm’ halini alması ve toplumun bazı kesimlerinden destek bulması. Ne idüğü belirsiz cemaatlerin, tarikatların hala varlıklarını devam ettirebildiği; insanların can güvenliğinin olmadığı ve yetkililerinin istifa etmek yerine ‘şehitlik’ payesi dağıtıp durduğu; küçücük çocukların tecavüzcüleriyle evlendirilmeleri gibi saçma sapan ve insanlıkdışı bir uygulamanın kanunlaştırılması için önerge veren insanların ‘milletvekili’ sıfatıyla görevlerine devam edebildiği, her gün başka bir acıya uyandığımız bir ülkede yaşıyoruz. Yozlaşma öyle bir boyuta ulaşmış durumda ki, trafikte ‘bana nasıl yol vermezsin!’ diyerek önünüzü kesen şehir magandalarınca tartaklanabilir ve hatta öldürülebilirsiniz (bu noktada, yayınlarını ilgiyle takip ettiğim Heretik Yayıncılık‘ın kurucusu ve genel yayın direktörü Levent Ünsaldı imzasını taşıyan şu yazıyı okumanızı tavsiye ederim). Yaşadığımız ülke maalesef – bu yazının başlığında da belirtildiği gibi – insanın yüreğini paspas etme konusunda çok başarılı.

Çevirisi İngilizceden yapılan kitapların orijinallerini okuyabileceğim halde bunu tercih etme konusunda her daim tereddüt etmişimdir. Yazdığım dilde okuduğumda kendimi daha rahat ifade edebildiğime inanırım. Tabii bu tercihim sürekli çeviri kitaplar okumak zorunda kalmamı gerektiriyor ki bu da zaman zaman zihnimdeki dil kanallarının tıkanmasına neden olabiliyor. Neyse ki bu gibi istenmeyen durumların üstesinden gelmek çok kolay. Tek yapılması gereken, Türkçenin eşsiz ustalarının kitaplarına gömülmek; deyim yerindeyse bu dil ustalarının kelimelerle kurdukları evrenlerde doyumsuz gezintilere çıkmak… Son birkaç haftadır üst üste çeviri kitaplar okuduğumdan olsa gerek, yine bir ‘dil kanalı tıkanması’ yaşayınca bu kez Türkçenin eşsiz ustalarından Salah Birsel’e sığındım.

salah-birsel

Bu ‘paspas etme’ ifadesi de Salah Birsel’in “Yapıştırma Bıyık” adlı kitabından (s. 86). Neredeyse nefes almadan iki Salah Birsel kitabı okuyunca ülkenin ‘paspas’ ettiği yüreğim ‘balkonlandı’ diyebilirim. Herkese tavsiye ederim.

Vonnegut’tan “Hokus Pokus”, sevgili dostum Sedat Demir’in Dedalus Kitap etiketiyle yayımladığı “Khasak Efsaneleri” ve Gao Xingjian’ın “Ruh Dağı” da ‘okunacaklar’ rafından göz kırpıp duruyorlar. Şuraya “Yapıştırma Bıyık”tan tadımlık bir paragraf iliştirip bitireyim o halde:

Yaşam yazarın önünde hasırcıarnavut karpuzu gibi koskoca ve dopdolu durur. Yazarın onu kütletmesi, kütürdetmesi için bıçağı eline alıp yüreğine saplaması yetişir.

Ne diyeyim, zaten ucundan kıyısından tutunmaya çabaladığımız şu acımasız dünyadan iyi ki Salah Birsel gibi ustalar geçmiş, geçiyor ve geçecek…

Karikatürkiye

Posted on: Pazar, Kasım 20, 2016

Kötü birer şaka sayılabilecek günler, haftalar, aylar yaşıyoruz. Hemen her gün, etrafımızı çevrelemeye çabalayan karanlığın biraz daha yayıldığına tanık oluyor, kendimizi çaresizlik içinde ‘ne yapmalı’ diye düşünürken buluyoruz. OHAL kapsamında yüzlerce dernek mühürleniyor, durmaksızın milli iradeden bahseden iktidar, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki rektörlük seçimleri sonrasında yüzde 86’lık bir oy oranına ulaşan Gülay Barbarosoğlu’nu değil de, seçime dahi girmeyen Mehmed Özkan’ı yeni rektör olarak atıyor, yazarlar, gazeteciler, avukatlar hapse atılıyor, gözlerimizin içine baka baka “tecavüzü meşrulaştıracağız” diyerek yasa tasarıları hazırlanıyor ve bir takım yarım-akıllı insan bu utanç verici saçmalığa kılıflar uydurmak için televizyonlarda boy gösterip yine gözlerimizin içine baka baka zırvalıyor!  Zaten ‘bir nefeslik’ olan yaşam alanımızın durmaksızın daraldığı hissine kapılıyoruz. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, Leonard Cohen de dünyadan göçüp gidenler kervanına katılıyor ve kendimizi ister istemez durup “Yaşam da yaşammış ha!” diye mırıldanırken buluyoruz. Daha ne kadar acı, utanç, ölüm ve savaş sığdırılabilir insanların yaşamlarına! Yükledikçe yüklüyorlar ve doyacak gibi de görünmüyorlar.

Yine de yaşam bizi her defasında şaşırtmayı başarıyor elbette. Hiç beklenmedik yerlerden akıl almaz mücevherler çıkarıveriyor karşımıza. Geçenlerde ben de böyle bir mücevherle karşılaştım.:”Karikatürkiye”.

karikaturkiye

Üç ciltlik bu mücevher diziyle bu denli geç karşılaşmış olmak elbette ki benim ayıbım, fakat zararın neresinden dönülürse kardır diyerek sayfalarının arasına daldım ve kelimenin tam anlamıyla kendimden geçtim… Kapak içindeki tanıtım yazısından:

Karikatürlerle Cumhuriyet Tarihi, dört yıllık özverili ve özenli bir çalışmanın ürünü. Ülkemizin tek karikatür tarihçisi Turgut Çeviker, Cumhuriyet’in 85 yıllık tarihi boyunca yayınlanmış bütün önemli gazete ve dergileri taradı. Yüzbinlerce karikatürü elden geçirdi. Seçilenler temizlendi, gereken yerlerde kısa açıklamalarla “desteklendi”. Sonunda, 150’den fazla karikatürcünün 1200’den fazla karikatürüyle Türkiye’nin siyasal ve toplumsal tarihi inşa edildi. 

 

Gerçekten inanılmaz bir çalışma ve muazzam bir emek ürünü. Eğer hala edinmediyseniz kesinlikle vakit kaybetmeyin derim. Karikatüre olan ilgim, yine Turgut Çeviker’in 1993-2003 yılları arasında çıkardığı Güldiken dergisiyle tanışmama dayanıyor. Güldiken de yayımlanmış her sayısını edinmeye çalıştığım dolu dolu bir dergi. Turgut Çeviker’e ne denli teşekkür edilse az diyerek en azından buradan kendi adıma teşekkürlerimi iletmek istiyorum…

guldiken

Turgut Çeviker’le yapılmış ve Notos dergisinde yayımlanmış bir söyleşiye de şu bağlantıdan ulaşılabilir.

Yalnızca karikatür sanatının incelikli muhalifliğinin keyfine varmak için değil, bu topraklarda yakamıza yapışmaktan bıkıp usanmayan karanlığın ve çarpık zihniyetlerin eninde sonunda tarih kitaplarının sayfaları arasında kalmaya yazgılı olduklarını görerek biraz olsun umut bulabilmek için de mutlaka edinilip baş tacı edilmesi gereken bir başyapıt Karikatürkiye…

Gombrowicz

Posted on: Salı, Kasım 8, 2016

Witold Gombrowicz, Vence fot. Bohdan Paczowski

Ötekileştirmenin ‘dibine vurduğumuz’, nefret söylemlerinin toplumsal söylevlere dönüşme eğiliminde olduğu, insanın insana yabancılaştığı, herkesin birilerini yaftalayıp bir takım kalıplara sıkıştırdığı ve bu da yetmezmiş gibi kendi zihinlerindeki bu kalıplara duydukları öfkeyi,  o kalıplara sıkıştırdıkları insanlara yönelttikleri bir döneme, canım Gombrowicz’den bir derkenar:

“Dün Teodolina’da üç adam (birisi tıraşlı, öteki bıyıklı, üçüncüsü sakallı), Uzakdoğu’daki politik durum hakkında anlaşamadıkları için çok şaşırmışlardı. Ben de onlara dedim ki, “Sizin konuşabildiğinize şaşırıyorum. Her biriniz insan yüzü için değişik bir çözüm sunuyor ve değişik insan anlayışını kişiselleştiriyorsunuz. Eğer, sakallı olmak uygun düşüyorsa, tıraşlı veya bıyıklı olmak canavarlıktır, soytarılıktır, yozlaşmışlıktır dolayısıyla absürddür; yok eğer tıraşlı olmak adamlıksa, canavarlık, alçaklık, saçmalık ve domuzluk sakaldadır.

Davranın! Ne duruyorsunuz? Dövüşe başlayın!”*

(* Günlük, Witold Gombrowicz, Yapı Kredi Yayınları, s. 140-141) 

Dovlatov

Posted on: Pazartesi, Kasım 7, 2016

dovlatov

Bugünlerde aklımda, kağıt üzerinde neye benzeyeceğini görmek istediğim bir fikir dönüp duruyor: evrenin öte ucunda bir yerlerde, barışçıl bir medeniyet varsa ve günün birinde Dünya üzerinde neler olup bittiğini incelemek üzere bir ajan (ona şimdilik X1 diye hitap edelim) gönderseler, zavallı X1 burada geçireceği birkaç ay sonrasında gezegendaşlarına dünyamız ve insanlar hakkında ileteceği raporlara neler yazardı acaba? Öncelikle, “her sabah istemeye istemeye, hiç hoşlanmadıkları bir takım şeyler yapmak üzere toplu halde bir yerden bir yere gidip günün sonunda oradan yine toplu halde sabah başladıkları yere dönüyorlar” derdi herhalde. “Araba adını verdikleri bir araca biniyorlar ve bu aracı kullanabilmek için ihtiyaç duydukları petrol adı verilen kapkara sıvı için türdaşlarını öldürüyorlar” da derdi muhtemelen. “Bir takım yerlerde nesillerini sürdürecek yavruları açlıktan ölürken daha başka yerlerde tüketimin dibine vuruyorlar”ı da eklerdi sanırım. “Devlet adını verdikleri bir kurum üzerinden her türlü zulmü meşru kılıyorlar” da demesi gerekirdi. Şöyle kısa bir süre düşünününce, sevgili X1’in raporunda insan olduğumuz için utanmamız gereken şeylerin, gurur duymamız gerekenlerden fazla çıkması dahi mümkün olabilir gibi geliyor bana.

Ülke olarak, insanlık adına utanç duymamız gereken karanlık bir dönemden geçiyoruz. Okuyan, düşünen, özgürlük, barış ve demokrasi isteyenlerin açıkça tehdit unsuru olarak görüldüğü, hiçbir muhalif görüşe bırakın değer verilmesini, bu görüşlerin ifade edilmesinin bile istenmediği; yazarların, medyanın, gazeteci ve hukukçuların susturulup ülkeyi geri dönüşü olmayan bir karanlığa sürüklemeye çalışan iktidarın kendini kaybedişine şahit oluyor, hem kendimizin hem de çocuklarımızın geleceğine dair endişe duymaktan fazlasını yapamıyoruz. Toplum korkutucu bir şekilde kutuplaştırılırken insanlar artık neredeyse faşizmin yanında olanlar ve olmayanlar şeklinde ikiye ayrılıyor. Sosyal medya üzerinden ortaya konan nefret söylemlerine her geçen gün daha çok maruz kalıyoruz ve ben her defasında – saflık olarak nitelendirilebilecek bir hayretle – dünyayı yaşanmaya değer kılan şeylerden birinin de farklılıklarımız olduğunu nasıl olup da göremediklerini düşünüp dehşete kapılıyorum. Oysa atılması gereken en güçlü adımlardan biri de geçmiş hesapların, öfkelerin, hırsların ve hesap sormaların bir kenara bırakılarak en azından “tehlike” alt edilinceye dek ortak bir paydada birleşmek olacaktır. En etkili sloganlardan biri de bunu anlatmaya çalışmıyor mu: “ya hep beraber, ya hiçbirimiz!”…

Sokağa adım atar atmaz yahut neler olup bitiyor diye merak ederek haberleri takip eder etmez bizi kuşatıp neredeyse paçalarımıza asılarak aşağıya çekmeye çabalayan bu korkunç dönemden biraz olsun uzaklaşabilmek için yine edebiyata, kitaplara, yazarlara sığınma yolunu seçiyorum.

puskin-tepeleri-dovlatov

“Puşkin Tepeleri”ni bitireli birkaç gün oldu. İlgiyle takip ettiğim Jaguar Yayınları, “Puşkin Tepeleri”ni özenli bir kapak çalışması ve çok iyi bir çeviriyle yayınlamış. Çevirmen Ayşe Hacıhasanoğlu orijinal Rusçadan çevirmiş ve bence çok iyi bir iş çıkarmış. Etkileyici bir roman. Dozunda bir mizahla aktarılan çarpıcı bir melodram denebilir. Yazarın hayat hikayesini düşününce, otobiyografik özellikler içerdiğini tahmin etmek güç değil. Özellikle karısı ve çocuğunun onu bırakıp Amerika’ya gitme kararı verdiğinde hissettiklerini anlattığı bölümler oldukça çarpıcı. Dovlatov da hayatı boyunca ülkesine çöken karanlıkla mücadele etmiş ve bu sürecin neden olduğu acıları sırtlamak zorunda kalmış bir yazar.

bavul-dovlatov

Dovlatov’la “Bavul” adlı mücevher kitabıyla tanıştım. Hayran kaldığım ve çok kısa bir süre içinde tekrar okuduğum bir romandı “Bavul”. Yazarın Amerika’ya göç etmeye zorlanması üzerine sadece bir bavulla yola çıkıp geçmişine ait her şeyi geride bırakışını anlatıyor Dovlatov bu romanda. Bavulundaki nesneler üzerinden hem kendi geçmişiyle hem de ülkesinde maruz kaldığı baskıcı rejimle hesaplaşıyor Dovlatov; tabii mizahı ve güçlü bir anlatımı elden bırakmadan… Trajik olayları mizahi bir dille anlatmayı, yani deyim yerindeyse okuru ‘ters köşe’ yapmayı ve bunu yapan metinleri hep sevmişimdir. Aslan Asker Şvayk da bu tür kitaplara verilebilecek örneklerden biri. Ayrıca Bavul‘daki öykülerden her birinden sonra, durup düşününce aslında metne ve anlatılan olaya dair çok daha derin duygu ve düşüncelere kapıldığımı, fakat okurken bunun her nedense farkına varamadığımı hissettiğimi söyleyebilirim. Bu da yazarın büyük bir başarısı kanımca.

Coğrafya ve tarihsel dönemler değişse de hikayelerimiz maalesef değişmiyor. En acısı da, X1’in gezegenine umut dolu raporlar iletmesini sağlamanın elimizde olduğunu bilmeme rağmen bunun asla olamayacağına neredeyse emin olmam…

Yazının ‘Yer’i

Posted on: Pazar, Ağustos 7, 2016

Borges şöyle diyor, “İnsan yaşadığı yeri yıllar boyunca şehirlerin, krallıkların, dağların, körfezlerin, gemilerin, adaların, balıkların, odaların, aletlerin, yıldızların, atların ve insanların resimleriyle doldurur. Ve ölümünden kısa bir süre önce fark eder ki, sabırla oluşturduğu bu labirentin çizgileri aslında kendi yüzünü resmetmektedir.”

Metinlerinde sıklıkla labirentlere, aynalara ve alegorilere yer veren Arjantinli bu büyük yazarın ifadesi, aşağıdaki gibi ufak bir değişiklik yapıldığında da kanımca geçerliliğini korumaya devam eder:

“İnsan yazdığı metinleri yıllar boyunca şehirlerin, krallıkların, dağların, körfezlerin, gemilerin, adaların, balıkların, odaların, aletlerin, yıldızların, atların ve insanların anlatılarıyla doldurur. Ve ölümünden kısa bir süre önce fark eder ki, sabırla oluşturduğu bu labirentin satırları aslında kendi hikayesini anlatmaktadır.”

Yazdıklarımızdır otobiyografimiz demiştim. Ben buna içtenlikle inanıyorum. Metni yazıp tamamlayan kişi yıllar sonra yazdıklarına dönüp baktığında o satırları yazarken neler düşlediğini, o dönem hangi konulara ilgi duyduğunu, hangi kitapları okuduğunu, nereleri gezip gördüğünü, kimlere aşık olup kimlerle tartıştığını anımsayabilir. Böylelikle yazan kişinin, kendi satırları arasında kendine alternatif bir evren tasarladığı ve her bir satırın, paragrafın ya da sayfanın bu evrenin farklı bölgelerine uzanan caddeler olduğu düşünülebilir. Kurmaca yerlerin gerçek yerlerle özdeşleştirildiği ya da daha önce bir yerlerde var olduğuna gerçekten inanıldığı için düşlere, ütopyalara ve yanılsamalara yol açan topraklar ve yerler dahi vardır ki bunlarla ilgili ayrıntılı bilgiye Umberto Eco’nun kapsamlı Efsanevi Yerlerin Tarihi adlı kitabında ulaşabilirsiniz.

Yazıya geçirilen yerler ister hayali ister gerçek olsun, bir de bunların kağıt üstünde iğne oyasından farksız bir şekilde işlendiği yerler vardır ki bence bu yazı mekanlarına dair yapılacak kapsamlı bir çalışma benim gibi meraklı pek çok okurun ilgisini çekecektir.

Stendhal’in ‘Parma Manastırı’nı 52 günde yazdığını ya da Sartre’ın ‘Varlık ve Hiçlik’ gibi bir eseri sadece birkaç ay gibi akıl almaz bir sürede yazdığını öğrendiğimde şaşkınlığa kapıldığımı anımsıyorum. Yazarken genellikle zorlanırım. Elimde kalem varsa sık sık durup kalemi evirip çevirir etrafima, gelip geçenlere ya da öylece boş boş havaya bakarım. Baktım ki o da olmuyor kalkıp dolaşırım. Dönüp dönüp yazdıklarımı okur, aslında bunları çok daha güzel bir şekilde ifade edebileceğimi düşünüp kendi kendime kızarım. Metinlerini bir başkasına dikte ettiren yazarları anlayamam.

Bir dönem, yazabilmek için çeşitli ritüellerim vardı. Rahat bir sandalye, büyükçe bir masa, tek başıma kalabileceğim sessiz fakat tercihen keyif aldığım bir müziğin arka planda hafif hafif çaldığı oda sıcaklığında bir mekan, çalışmaya başlamadan önce içilen buz gibi bir soda, 45 derece açıyla esen meltem vs. vs.

Elbette ki bir önceki paragrafta yazdıklarımın – eskiden ‘ritüellerim’ olması dışında – doğruluk payı yok. Hatta Aziz Nesin’e dair bir belgeselde, yazarların sıkı sıkıya bağlı oldukları yazma alışkanlıklarını tiye aldığı bölüme de ufak bir gönderme…

Banville Office

Çok sevdiğim ‘Deniz’ adlı romanın yazarı John Banville’in çalışma odası.

 

Yıllar içinde, para kazanmak için yaptığım çeviri işlerinin artması sonucunda, yazıya ayırabildiğim sürenin azalmaya başladığını fark edince alışkanlıklarımı da değiştirmem gerektiği gerçeğiyle yüzleştim. Her daim yanımda taşıdığım not defterlerinin boyutlarını büyütüp vapurda, parkta, kitapçılarda yazabilmeye başladım. Şimdiyse, hem el yazımın berbatlığı nedeniyle hem de elektronik ortamda çok daha hızlı çalışabildiğimden, ‘bulut’ta depoladığım dosyaları kullanıyorum ve böylece her an her yerde – gerekirse cep telefonum üzerinden dahi – erişip kaldığım yerden devam edebiliyorum. Her ne kadar cep telefonlarıyla sürekli haşır neşir olanları – ki zaman zaman buna ben de dahilim – Mehmet Ali Kılıçbay’ın mükemmel benzetmesiyle ‘yem torbasına düşmüş atlara’ benzetsem de şimdilik bulabildiğim en iyi çözüm bu.

Bir Temmuz Günü Deniz Kıyısında

Posted on: Çarşamba, Temmuz 27, 2016

Rahatlatıcı bir rüzgar esiyor. Uzakta, Samos Adası puslu bir hayal gibi. Buradan bakıldığında, denizin orta yerine bırakılmış şekilsiz bir kaya yığınından farksız. Kırmızı mayolu bir erkek çocuk sarı renkli bir topla oynuyor kumların üzerinde. Eliyle, ayağıyla, başıyla, tüm gövdesiyle oyunun içinde. Boyuna göre uzun, ince kollarını sağa sola uzattıkça olduklarından daha da uzunmuş gibi görünüyor her biri. Pembe mayolu küçük bir kız sahil boyunca koşuyor. Yüzünde ciddi bir ifade var. Hemen arkasında iri yarı, çok şişman bir adam başı önde ıslak kumlara bakarak ağır ağır ilerliyor. El ele tutuşan, çiftler, bisikletliler, kumlara Excalibur gibi saplanmış rengarenk şemsiyelerin altına sığınmış üç-beş kişilik aileler… Çok uzakta, açıklarda bir yerde hızla ilerleyen motorun arkasına takılı ipe bağlı bir paraşütün ucunda, dünyayı epey yukarıdan izleyen birileri var. Yukarıdan, o kadar yüksekten nasıl göründüğümüzü merak etsem de, yükseklik korkumdan ötürü bunu asla öğrenemeyeceğimi biliyorum. Yine de, rüzgarla bir, bulutsuz gökte usul usul süzülen paraşütü izlemek beni rahatlatıyor. Ve tabii, kıyıya vuran dalgaların sesi de öyle… Hiç durmadan devinen dalgalara baktıkça, hiç yaşlanmayan Efesli Herakleitos geliyor aklıma. Kızım yanımda, yaz için verilmiş ev ödevlerini yapıyor. Üzerinde çiçekli, boyundan bağlı, sırtı açık bir bluzla kot şort var. Artık ona her bakışımda çok çabuk büyüdüğünü düşünüyorum.
Tüm bunlar olup biterken, içimde yazmak için dayanılmaz bir arzu duyuyorum. Tıpkı kabarıp kabarıp sahili döven dalgalar gibi aniden yükseliveriyor bu duygu ve koşa koşa kalem kağıt ararken bir yandan da ‘Neden?’ diye soruyorum kendime. Neden herkes gibi ayaklarımı uzatıp manzaradan parçaların tadını çıkarmak varken bir şeyler yazmam gerekiyor.

Öteki Renkler

Orhan Pamuk’un “Öteki Renkler” başlıklı kitabının Önsöz’ü şu cümleyle başlıyor: “Mutlu olabilmem için her gün bir miktar edebiyatla ilgilenmem gerekiyor.” Benim – ve tanıdığım pek çok ahbabım – için de geçerli bir cümle bu. Gün içinde birkaç sayfalığına dahi olsa ‘iyi’ bir kitabın dünyasında dolaşmak ya da birkaç ‘iyi’ cümle yazabilmek önemli. Yaşadığımız dünyayı bu cümleler anlamlı kılıyor. Kağıt üzerinde satır satır yeni bir dünya kurmak, zihnimde dolaştırmaktan asla sıkılmadığım fikirlerin yavaş yavaş gözle görülür bir hal aldığını görmek bana bir an için dahi olsa her şeyi unutturabiliyor. Zor bir dönemden geçiyoruz diyeceğim fakat yaşadığımız topraklar üzerinde zor olmayan bir dönem geçmediği de ortada. Suruç katliamından bu yana hemen her gün yeni bir gündeme uyanıyor, “bugün nerede bir bomba patlayacak”, ya da “bakalım ekranlarda ‘Son Dakika’ bayrakları ne zaman dalgalanmaya başlayacak” diye düşünürken buluyorum kendimi. Sürekli olarak kutuplaşan/kutuplaştırılan bir ülkede yaşıyor, en son Brexit ile birlikte küresel boyutta yükseldiği iyice belirginleşen milliyetçi söylemlere ve evinden barkından olan mültecilere ya da sokaklarda bir lira için dilenmek zorunda kalan çocuklara karşı giderek artan faşizan nefret söylemlerine hayret ediyorum. Ve tüm bu yaşananları anlamlandırabilmek için kağıt kaleme sarılıyorum. Kendimi orada, satırların arasında kurduğum hayali dünyada, dışarıda olduğundan çok daha iyi hissediyorum.

Son altı-yedi aydır da, kendime bu kez bir romanın – daha doğrusu bir novellanın – satırları arasında yeni bir dünya kurmaya çabalıyorum. Kelimenin tam manasıyla ‘çabaladığım’ doğru, çünkü bu geçen altı-yedi ay içinde, o ana dek yazdığım her şeyi silip atarak, metne üç kez baştan başladım. Farklı anlatım biçimleri ve anlatıcılar deneyerek en nihayetinde anlatmak istediğim hikayeye uygun bir kıvam tutturmayı başardığımı düşünüyorum (ya da en azından öyle düşünmek istiyorum). Roman yazmaya çabaladığım için de, neredeyse iki aydır Orhan Pamuk okuyorum. “Saf ve Düşünceli Romancı”nın ardından “Kafamda Bir Tuhaflık”ı okudum. Şimdiyse okumaya bir türlü fırsat bulamadığım “Kar” adlı romanını okumayı planlıyorum. “Saf ve Düşünceli Romancı”da kitabın adından başlayarak ortaya koyduğu ayrımı – romancılar özelinde – ilk ortaya atanın kendisi olup olmadığını bilmiyorum ki bunun da pek fazla önemi yok çünkü kitabı bütün olarak değerlendirdiğimde son derece başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Derdini ve romancılık üstüne edindiği birikimi oldukça yalın bir dille anlatmış Pamuk ve kitabı okurken bunun aslında ders notları toplamı olduğu hissine bir kez olsun kapılmadım. Bu iki kitap hakkında belki sonra daha ayrıntılı bir şeyler yazabilirim fakat şimdilik derdim onlar değil de, bir temmuz günü deniz kıyısında otururken beni aniden yazı yazmaya iten o tuhaflık.

Salman Rushdie

‘İyimser olduğum için mi yazıyorum acaba’ diye düşünürüm bazen. Bir takım okurların benim yazdıklarımı okuyacaklarını, kağıt üzerinde kurduğum dünyayı ve ortaya koyduğum fikirleri bir an için dahi olsa ilgi çekici bulabileceklerini düşünmek, buna içtenlikle inanmak bana iyi hissettirir. Ne de olsa kitaplar aynı zamanda görünmez dostluk bağları kuran nesnelerdir de… Kimi zamansa içinde yaşadığımız dünyaya ve hayatın eşitsizliklerine, acımasızlıklarına karşı korkunç bir kötümserlik ve hatta öfkeyle sarılırım kağıtla kaleme. Bu gibi anlarda kitapların toplum ve birey üzerindeki ‘kurucu’ rollerini düşünür, bunun bir safsatadan ibaret olduğu fikrine kapılırım. Yüzlerce yıldır doldurulan milyarlarca kağıt sonrasında hiçbir şeyin değişmediğini görüp huzursuzluğa kapılırım. Hatta, tıpkı Salman Rushdie’nin büyük tartışmalara yol açan Şeytan Ayetleri kitabı örneğinde olduğu gibi, ‘kuruculuk’ şöyle dursun, zaman zaman yıkıcı etkileri olduğu bile söylenebilir. Yazamadığım zamanlarda yazamadığım için, yazabildiğim zamanlardaysa “daha iyisini yazabilmeliyim” diyerek kendi kendimi bir türlü rahat bırakmadığım gelir aklıma. Yazmak sonu gelmeyen bir işkence gibi görünür. Ama neyse ki bu gibi anlar çok kısa sürer. Gelip geçicidirler ve öyle olduklarını bilirim. Asıl çarpıcı olansa, bu gibi ‘yıkıcı’ hislerin üstesinden yine ancak yazarak ve okuyarak gelebilmektir.

Kimi zamansa, unutmamak için mi yazıyorum diye sorarım kendime. Yazdıkça belleğimizi kağıda döker, orada hiç beklemediğimiz farklı biçimlere büründüğünü şaşkınlıkla görürüz. Edebiyat, yazarın belleğidir; yazdıklarımızsa otobiyografimiz. Öyle ya, bu metnin ilk paragrafında birkaç cümleyle aktardığım sahilde top oynayan erkek çocuğu, pembe mayolu kızı ve onun arkasından yürüyen o çok şişman adamı bir daha asla unutmayacağımı biliyorum. O satırları her okuduğumda hafif hafif esen rüzgara kapılıp kendimi Kuşadası sahilinde Samos Adası’na bakarken bulacağıma eminim.

Bu soruya, yani ‘Neden yazıyorum?’ sorusuna ömrüm boyunca defalarca kez dönüp belki de her seferinde farklı yanıtlar vereceğimi biliyorum, fakat şu an için bana en iyi hissettiren yanıt ‘mutlu olmak’. Evet, mutlu olmak için yazıyorum. Kendimi mutlu etmek, kendime kağıt üzerinde aslında hiç olmayan masallar yaratıp gerçekten ait olduğumu hissettiğim sözcükten dünyalar kurabilmek için…

Theme by Blogmilk   Coded by Brandi Bernoskie