Entries Tagged as 'Okuma Notları'

İnsan Yüreğini Paspas Eden Ülke: Türkiye

Posted on: Cuma, Aralık 16, 2016

İçten içe çürüyüp duran bir toplumda yaşadığımızı artık kabullenmemiz gerektiğinin farkındayım. Asıl acı olan, bu toplumsal çürümenin bir tür ‘norm’ halini alması ve toplumun bazı kesimlerinden destek bulması. Ne idüğü belirsiz cemaatlerin, tarikatların hala varlıklarını devam ettirebildiği; insanların can güvenliğinin olmadığı ve yetkililerinin istifa etmek yerine ‘şehitlik’ payesi dağıtıp durduğu; küçücük çocukların tecavüzcüleriyle evlendirilmeleri gibi saçma sapan ve insanlıkdışı bir uygulamanın kanunlaştırılması için önerge veren insanların ‘milletvekili’ sıfatıyla görevlerine devam edebildiği, her gün başka bir acıya uyandığımız bir ülkede yaşıyoruz. Yozlaşma öyle bir boyuta ulaşmış durumda ki, trafikte ‘bana nasıl yol vermezsin!’ diyerek önünüzü kesen şehir magandalarınca tartaklanabilir ve hatta öldürülebilirsiniz (bu noktada, yayınlarını ilgiyle takip ettiğim Heretik Yayıncılık‘ın kurucusu ve genel yayın direktörü Levent Ünsaldı imzasını taşıyan şu yazıyı okumanızı tavsiye ederim). Yaşadığımız ülke maalesef – bu yazının başlığında da belirtildiği gibi – insanın yüreğini paspas etme konusunda çok başarılı.

Çevirisi İngilizceden yapılan kitapların orijinallerini okuyabileceğim halde bunu tercih etme konusunda her daim tereddüt etmişimdir. Yazdığım dilde okuduğumda kendimi daha rahat ifade edebildiğime inanırım. Tabii bu tercihim sürekli çeviri kitaplar okumak zorunda kalmamı gerektiriyor ki bu da zaman zaman zihnimdeki dil kanallarının tıkanmasına neden olabiliyor. Neyse ki bu gibi istenmeyen durumların üstesinden gelmek çok kolay. Tek yapılması gereken, Türkçenin eşsiz ustalarının kitaplarına gömülmek; deyim yerindeyse bu dil ustalarının kelimelerle kurdukları evrenlerde doyumsuz gezintilere çıkmak… Son birkaç haftadır üst üste çeviri kitaplar okuduğumdan olsa gerek, yine bir ‘dil kanalı tıkanması’ yaşayınca bu kez Türkçenin eşsiz ustalarından Salah Birsel’e sığındım.

salah-birsel

Bu ‘paspas etme’ ifadesi de Salah Birsel’in “Yapıştırma Bıyık” adlı kitabından (s. 86). Neredeyse nefes almadan iki Salah Birsel kitabı okuyunca ülkenin ‘paspas’ ettiği yüreğim ‘balkonlandı’ diyebilirim. Herkese tavsiye ederim.

Vonnegut’tan “Hokus Pokus”, sevgili dostum Sedat Demir’in Dedalus Kitap etiketiyle yayımladığı “Khasak Efsaneleri” ve Gao Xingjian’ın “Ruh Dağı” da ‘okunacaklar’ rafından göz kırpıp duruyorlar. Şuraya “Yapıştırma Bıyık”tan tadımlık bir paragraf iliştirip bitireyim o halde:

Yaşam yazarın önünde hasırcıarnavut karpuzu gibi koskoca ve dopdolu durur. Yazarın onu kütletmesi, kütürdetmesi için bıçağı eline alıp yüreğine saplaması yetişir.

Ne diyeyim, zaten ucundan kıyısından tutunmaya çabaladığımız şu acımasız dünyadan iyi ki Salah Birsel gibi ustalar geçmiş, geçiyor ve geçecek…

Karikatürkiye

Posted on: Pazar, Kasım 20, 2016

Kötü birer şaka sayılabilecek günler, haftalar, aylar yaşıyoruz. Hemen her gün, etrafımızı çevrelemeye çabalayan karanlığın biraz daha yayıldığına tanık oluyor, kendimizi çaresizlik içinde ‘ne yapmalı’ diye düşünürken buluyoruz. OHAL kapsamında yüzlerce dernek mühürleniyor, durmaksızın milli iradeden bahseden iktidar, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki rektörlük seçimleri sonrasında yüzde 86’lık bir oy oranına ulaşan Gülay Barbarosoğlu’nu değil de, seçime dahi girmeyen Mehmed Özkan’ı yeni rektör olarak atıyor, yazarlar, gazeteciler, avukatlar hapse atılıyor, gözlerimizin içine baka baka “tecavüzü meşrulaştıracağız” diyerek yasa tasarıları hazırlanıyor ve bir takım yarım-akıllı insan bu utanç verici saçmalığa kılıflar uydurmak için televizyonlarda boy gösterip yine gözlerimizin içine baka baka zırvalıyor!  Zaten ‘bir nefeslik’ olan yaşam alanımızın durmaksızın daraldığı hissine kapılıyoruz. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, Leonard Cohen de dünyadan göçüp gidenler kervanına katılıyor ve kendimizi ister istemez durup “Yaşam da yaşammış ha!” diye mırıldanırken buluyoruz. Daha ne kadar acı, utanç, ölüm ve savaş sığdırılabilir insanların yaşamlarına! Yükledikçe yüklüyorlar ve doyacak gibi de görünmüyorlar.

Yine de yaşam bizi her defasında şaşırtmayı başarıyor elbette. Hiç beklenmedik yerlerden akıl almaz mücevherler çıkarıveriyor karşımıza. Geçenlerde ben de böyle bir mücevherle karşılaştım.:”Karikatürkiye”.

karikaturkiye

Üç ciltlik bu mücevher diziyle bu denli geç karşılaşmış olmak elbette ki benim ayıbım, fakat zararın neresinden dönülürse kardır diyerek sayfalarının arasına daldım ve kelimenin tam anlamıyla kendimden geçtim… Kapak içindeki tanıtım yazısından:

Karikatürlerle Cumhuriyet Tarihi, dört yıllık özverili ve özenli bir çalışmanın ürünü. Ülkemizin tek karikatür tarihçisi Turgut Çeviker, Cumhuriyet’in 85 yıllık tarihi boyunca yayınlanmış bütün önemli gazete ve dergileri taradı. Yüzbinlerce karikatürü elden geçirdi. Seçilenler temizlendi, gereken yerlerde kısa açıklamalarla “desteklendi”. Sonunda, 150’den fazla karikatürcünün 1200’den fazla karikatürüyle Türkiye’nin siyasal ve toplumsal tarihi inşa edildi. 

 

Gerçekten inanılmaz bir çalışma ve muazzam bir emek ürünü. Eğer hala edinmediyseniz kesinlikle vakit kaybetmeyin derim. Karikatüre olan ilgim, yine Turgut Çeviker’in 1993-2003 yılları arasında çıkardığı Güldiken dergisiyle tanışmama dayanıyor. Güldiken de yayımlanmış her sayısını edinmeye çalıştığım dolu dolu bir dergi. Turgut Çeviker’e ne denli teşekkür edilse az diyerek en azından buradan kendi adıma teşekkürlerimi iletmek istiyorum…

guldiken

Turgut Çeviker’le yapılmış ve Notos dergisinde yayımlanmış bir söyleşiye de şu bağlantıdan ulaşılabilir.

Yalnızca karikatür sanatının incelikli muhalifliğinin keyfine varmak için değil, bu topraklarda yakamıza yapışmaktan bıkıp usanmayan karanlığın ve çarpık zihniyetlerin eninde sonunda tarih kitaplarının sayfaları arasında kalmaya yazgılı olduklarını görerek biraz olsun umut bulabilmek için de mutlaka edinilip baş tacı edilmesi gereken bir başyapıt Karikatürkiye…

Dovlatov

Posted on: Pazartesi, Kasım 7, 2016

dovlatov

Bugünlerde aklımda, kağıt üzerinde neye benzeyeceğini görmek istediğim bir fikir dönüp duruyor: evrenin öte ucunda bir yerlerde, barışçıl bir medeniyet varsa ve günün birinde Dünya üzerinde neler olup bittiğini incelemek üzere bir ajan (ona şimdilik X1 diye hitap edelim) gönderseler, zavallı X1 burada geçireceği birkaç ay sonrasında gezegendaşlarına dünyamız ve insanlar hakkında ileteceği raporlara neler yazardı acaba? Öncelikle, “her sabah istemeye istemeye, hiç hoşlanmadıkları bir takım şeyler yapmak üzere toplu halde bir yerden bir yere gidip günün sonunda oradan yine toplu halde sabah başladıkları yere dönüyorlar” derdi herhalde. “Araba adını verdikleri bir araca biniyorlar ve bu aracı kullanabilmek için ihtiyaç duydukları petrol adı verilen kapkara sıvı için türdaşlarını öldürüyorlar” da derdi muhtemelen. “Bir takım yerlerde nesillerini sürdürecek yavruları açlıktan ölürken daha başka yerlerde tüketimin dibine vuruyorlar”ı da eklerdi sanırım. “Devlet adını verdikleri bir kurum üzerinden her türlü zulmü meşru kılıyorlar” da demesi gerekirdi. Şöyle kısa bir süre düşünününce, sevgili X1’in raporunda insan olduğumuz için utanmamız gereken şeylerin, gurur duymamız gerekenlerden fazla çıkması dahi mümkün olabilir gibi geliyor bana.

Ülke olarak, insanlık adına utanç duymamız gereken karanlık bir dönemden geçiyoruz. Okuyan, düşünen, özgürlük, barış ve demokrasi isteyenlerin açıkça tehdit unsuru olarak görüldüğü, hiçbir muhalif görüşe bırakın değer verilmesini, bu görüşlerin ifade edilmesinin bile istenmediği; yazarların, medyanın, gazeteci ve hukukçuların susturulup ülkeyi geri dönüşü olmayan bir karanlığa sürüklemeye çalışan iktidarın kendini kaybedişine şahit oluyor, hem kendimizin hem de çocuklarımızın geleceğine dair endişe duymaktan fazlasını yapamıyoruz. Toplum korkutucu bir şekilde kutuplaştırılırken insanlar artık neredeyse faşizmin yanında olanlar ve olmayanlar şeklinde ikiye ayrılıyor. Sosyal medya üzerinden ortaya konan nefret söylemlerine her geçen gün daha çok maruz kalıyoruz ve ben her defasında – saflık olarak nitelendirilebilecek bir hayretle – dünyayı yaşanmaya değer kılan şeylerden birinin de farklılıklarımız olduğunu nasıl olup da göremediklerini düşünüp dehşete kapılıyorum. Oysa atılması gereken en güçlü adımlardan biri de geçmiş hesapların, öfkelerin, hırsların ve hesap sormaların bir kenara bırakılarak en azından “tehlike” alt edilinceye dek ortak bir paydada birleşmek olacaktır. En etkili sloganlardan biri de bunu anlatmaya çalışmıyor mu: “ya hep beraber, ya hiçbirimiz!”…

Sokağa adım atar atmaz yahut neler olup bitiyor diye merak ederek haberleri takip eder etmez bizi kuşatıp neredeyse paçalarımıza asılarak aşağıya çekmeye çabalayan bu korkunç dönemden biraz olsun uzaklaşabilmek için yine edebiyata, kitaplara, yazarlara sığınma yolunu seçiyorum.

puskin-tepeleri-dovlatov

“Puşkin Tepeleri”ni bitireli birkaç gün oldu. İlgiyle takip ettiğim Jaguar Yayınları, “Puşkin Tepeleri”ni özenli bir kapak çalışması ve çok iyi bir çeviriyle yayınlamış. Çevirmen Ayşe Hacıhasanoğlu orijinal Rusçadan çevirmiş ve bence çok iyi bir iş çıkarmış. Etkileyici bir roman. Dozunda bir mizahla aktarılan çarpıcı bir melodram denebilir. Yazarın hayat hikayesini düşününce, otobiyografik özellikler içerdiğini tahmin etmek güç değil. Özellikle karısı ve çocuğunun onu bırakıp Amerika’ya gitme kararı verdiğinde hissettiklerini anlattığı bölümler oldukça çarpıcı. Dovlatov da hayatı boyunca ülkesine çöken karanlıkla mücadele etmiş ve bu sürecin neden olduğu acıları sırtlamak zorunda kalmış bir yazar.

bavul-dovlatov

Dovlatov’la “Bavul” adlı mücevher kitabıyla tanıştım. Hayran kaldığım ve çok kısa bir süre içinde tekrar okuduğum bir romandı “Bavul”. Yazarın Amerika’ya göç etmeye zorlanması üzerine sadece bir bavulla yola çıkıp geçmişine ait her şeyi geride bırakışını anlatıyor Dovlatov bu romanda. Bavulundaki nesneler üzerinden hem kendi geçmişiyle hem de ülkesinde maruz kaldığı baskıcı rejimle hesaplaşıyor Dovlatov; tabii mizahı ve güçlü bir anlatımı elden bırakmadan… Trajik olayları mizahi bir dille anlatmayı, yani deyim yerindeyse okuru ‘ters köşe’ yapmayı ve bunu yapan metinleri hep sevmişimdir. Aslan Asker Şvayk da bu tür kitaplara verilebilecek örneklerden biri. Ayrıca Bavul‘daki öykülerden her birinden sonra, durup düşününce aslında metne ve anlatılan olaya dair çok daha derin duygu ve düşüncelere kapıldığımı, fakat okurken bunun her nedense farkına varamadığımı hissettiğimi söyleyebilirim. Bu da yazarın büyük bir başarısı kanımca.

Coğrafya ve tarihsel dönemler değişse de hikayelerimiz maalesef değişmiyor. En acısı da, X1’in gezegenine umut dolu raporlar iletmesini sağlamanın elimizde olduğunu bilmeme rağmen bunun asla olamayacağına neredeyse emin olmam…

“Dakika Atlamadan”

Posted on: Salı, Eylül 29, 2015

Melih Cevdet Anday

 

Melih Cevdet’i, “Gizli Emir” adlı romanıyla tanıdım. Belirsiz bir zaman ve mekanda geçen bu distopik romanda kentliler, “nereden ve ne zaman geleceği belli olmayan Gizli Emir’i” beklemektedir. Yayımlandığı dönem olan 1970 yılı için oldukça farklı bir metin olduğunu düşünmüştüm okurken. Sonrasındaysa felsefi artalanı sağlam, neredeyse kendi kendini mitleştiren şiirlerini okudukça Melih Cevdet’e olan ilgim derinleşti. Yalçın Armağan tarafından hazırlanan ve birinci baskısı Everest Yayınları’nca Mart 2015’te yapılan “Dakika Atlamadan – Söyleşiler” kitabını da geçtiğimiz hafta okudum. Kaliteli baskısı ve Melih Cevdet külliyatına özgü kapak tasarımıyla da göz dolduran kitap boyunca Melih Cevdet’e o dönemin yazın ve eleştiri dünyasındaki önemli isimler de eşlik ediyor. Oktay Akbal, Adnan Benk, Tahsin Yücel, Memet Fuat, Fethi Naci, Atilla Özkırımlı ve daha niceleri… Melih Cevdet’in, Garip döneminden başlayarak şiir anlayışındaki değişimlerden çağdaş uygarlığa, ilkel toplumlardan Eski Yunan ve Anadolu kültürüne, mitlere, klasik metinlere ve bir ozanın dil anlayışına varıncaya değin pek çok konuya dair fikirlerini leziz bir üslupla aktardığı ufuk açıcı söyleşilerin tadına doyum olmuyor gerçekten. Hele Adnan Benk, Nuran Kutlu ve Tahsin Yücel’in yaptığı “■ ile ▲ Arasında Melih Cevdet Anday” başlıklı söyleşi, şiir çözümlemesi nasıl yapılır sorusunu yanıtlayan bir ders niteliği taşıyor. Kitaba dair notlarımdan bazıları şöyle:

Hiç şüphe etmeyin, yazarın kalemi ile geçinmesi gerektiğine inanıyorum.

Sanatçı, yaratıcılık yolunda kendine sıkı kurallar, öğretiler koyar; deneylere, araştırmaklara girişir; kendini esilerine bırakmaz, tersine esilerini yönetir.

Sanat uzun bir yoldur, onu göze almayan, sanatta gününü gün etmek isteyenlerdir. Bir yeğleme sorunu.

Zevksizliğe, bayağılığa, orta malı olana karşı bir savaştır sanat.

Ressam her şeyden önce çok iyi bir resim seyircisidir, böyle olduğu için de en azından kendisi için resim yapar.

Alıştığımız şeylerdedir olağanüstü.

Noktalama işaretleri düzyazının gelişimini vurgular. Bu ise mantıksal düşüncenin ortaya çıkması demektir. Noktalı virgül Batı’da 12. yüz yılda ortaya çıkar, virgül 8. yüz yılda.

Şiir birleştire birleştire yazılmaz, ayıklaya ayıklaya yazılır.

Daha not edilecek, altı çizilecek, başucunda tutulup tekrar tekrar okunacak öyle çok bölüm var ki, kitabın sayfaları arasında dolaştığım süre boyunca keşke Melih Cevdet’in, “Bütün bir gece uykusuz kalsam, anlatsam” dizeleri gerçek olabilse diye düşündüm. Evet; keşke Melih Cevdet geceler boyu anlatsa ve ben de onu dinleyebilsem…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Camus / Defterler-I Üzerine Okuma Notları

Posted on: Cuma, Temmuz 10, 2015

Defterler-I

Her ölüm erken ve her liste biraz eksiktir. “Edebiyat Anlayışımdaki 5 Kırılma Noktası” başlıklı yazıyı yazdıktan sonra Albert Camus’yü nasıl olup da listeye eklemediğime şaşıp kalınca, Camus için ayrı bir yazı yazma gereği hissetmiştim. Geçtiğimiz hafta Camus’nün aldığı notları ve düşüncelerini topladığı “Defterler”inin I. cildini okuyunca bunun, Camus’ye dair ilk yazıyı yazmak için yeterli bir bahane olduğuna karar verdim. Belki de bunun nedeni Camus’yü, sevdiğim bir yazar olmasının ötesinde, dünyaya bakışımı etkilemiş bir düşünür olarak içselleştirmiş olmam; zira benim için Camus’nün yeri gerçekten çok ayrı ve salt edebiyatla sınırlı değil.

“Sisifos Söyleni” adlı kitabıyla birlikte tanıştığım ‘saçma’ düşüncesi beni ilk okuduğumda da derinden etkilemişti. Nihai bir hedefin olmadığı, neyi neden yaptığımıza dair makul bir açıklama getiremediğimiz, beklentilerimizin her daim ‘gerçekle’ uyumsuz olduğu ancak yine de tüm bu anlamsızlığa rağmen yaşamaya ve hatta mutlu bir şekilde yaşamaya devam etmemiz gerektiği fikri, hayata dair kendi düşünce/hislerimle o denli örtüşüyordu ki Camus benim için diğer tüm düşünür/yazarlar arasında çok özel bir yer edindi. Hatta halihazırda, Camus’nün bu temel izlekleri üzerinde şekillendirmeye çalıştığım düşüncelerimi temel alan bir novella kaleme almaya çabalıyorum…

Çok sonra, Camus’nün ‘saçma’ düşüncesine benzer ifadelere hiç beklenmedik bir yerde, Eski Ahit kitabı Ecclesiastes’te de rastladım.  ‘Vaiz’ yahut bazı çevirilerde ‘Derlemeci’ olarak geçen ve Kral Süleyman tarafından yazıldığı düşünülen bu kitap “Her şey boş, bomboş, bomboş!” diye başlıyor. En bilinen bölümüyse şöyle:

“Her şeyin mevsimi, göklerin altındaki her olayın zamanı vardır.

Doğmanın zamanı var, ölmenin zamanı var.
Dikmenin zamanı var, sökmenin zamanı var.

Öldürmenin zamanı var, şifa vermenin zamanı var.
Yıkmanın zamanı var, yapmanın zamanı var.

Ağlamanın zamanı var, gülmenin zamanı var.
Yas tutmanın zamanı var, oynamanın zamanı var.

Taş atmanın zamanı var, taş toplamanın zamanı var.
Kucaklaşmanın zamanı var, kucaklaşmamanın zamanı var.

Aramanın zamanı var, vazgeçmenin zamanı var.
Saklamanın zamanı var, atmanın zamanı var.

Yırtmanın zamanı var, dikmenin zamanı var.
Susmanın zamanı var, konuşmanın zamanı var.

Sevmenin zamanı var, nefret etmenin zamanı var.
Savaşın zamanı var, barışın zamanı var.”

Ancak tabii ki de, Eski Ahit’teki bir kitaptan beklendiği üzere, Ecclesiastes metninin sonunda her şey bir şekilde Tanrı’ya bağlanıveriyor. Şöyle ki:

“Her şey duyuldu, sonuç şu:

Tanrıya saygı göster, buyruklarını yerine getir,
Çünkü her insanın görevi budur.

Tanrı her işi, her gizli şeyi yargılayacaktır,
İster iyi ister kötü olsun.”

Hatta, bu satırlardan hemen önce şöyle bir ironik öneri de getiriliyor:

“Çok kitap yazmanın sonu yoktur, fazla araştırma da bedeni yıpratır.”

Neyse ki Camus bu fikri çok farklı yerlere taşıyarak Sisifos’a bağlamış, amaçsız ve saçma bir şekilde ömrü boyunca bir kayayı tepeden yukarı çıkarmaya çabalayan bu absürt kahramanın yineleyip durduğu bu tuhaf eylem esnasında mutluluk duyarak aslında başkaldırdığına işaret etmiş.

Defterler – ve özellikle de birinci cilt – daha sonraki ciltler için kaleme alınmış tanıtım metinlerinde de belirtildiği üzere bir alıntı ve temalar birikimi, taslak ve imge deposu, bir edebiyat laboratuvarı” görünümünde. Ben de buna uygun bir şekilde, birinci ciltte ilgimi çeken bazı bölümleri kısa kısa notlar halinde alıntılamayı yeğledim.

“Zenginlere gökyüzü, fazladan verilen, doğal bir armağan gibi gelir. Yoksullar için, gökyüzü, sonsuz lütfuna yeniden kavuşur.”

“Kitap bir itiraftır, tanıklık etmem için gereklidir.”

“‘Bütün soru şudur: Bir adalet ülküsü için, budalalıkları benimsemek mi gerek?’ Yanıt evet olabilir: Bu güzeldir. Yanıt hayır olabilir: Bu dürüsttür.”

“Yazmak, her şeyle ilişkiyi kesmektir. Bir tür, sanattan el çekmektir. Yeniden yazmak. Çaba, her zaman bir kazanç sağlar, ne olursa olsun. Başaramayanların sorunu tembelliktir.”

“Kediler, çocuklar, halkın boşvermişliği. Boz renkler, gökyüzü, taşın ve suların şatafatı.”

“Her siyasal nutuk duyduğumda ya da bizi yönetenleri her okuduğumda, yıllardan beri, hiçbir biçimde insani bir ses duyamayacağımdan ürkmüşümdür. Her zaman aynı yalanları söyleyen aynı sözler duyulur. Ve insanlar bununla yetinip, halkın öfkesi kuklaları devirmedikçe, ben insanların kendilerini yönetenlere hiçbir önem atfetmediklerini ve bun insanların kumar oynadıklarını düşünüyorum, evet, yaşamlarının bir bölümünün tamamıyla ve sözümona hayati olduğu söylenen çıkarlarıyla kumar oynuyorlar.”

“Kendimin sonuna ulaştım.”

“Kendinden söz etmeme mucizesi.”

“Aylaklığın, yalnızca yeterli güce sahip olmayanları darmadağın edeceğini düşünüyorum.”

“Le Corbusier: ‘Sanatçıyı, kendisini bir insandan daha fazla hissettiği bu dakikaların oluşturduğunu, anlıyor musunuz?'”

“Baudelaire: ‘İnsan Hakları Beyannamesi’nde iki hak unutuldu: Kendi kendiyle çelişme ve başını alıp gitme hakkı.'”

“Rüzgar, dünyadaki ender temiz şeylerden biridir.”

“Webster: ‘Bir insan hint hıyarı gibidir; kokusunun çıkması için onu ezmek gerekir.'”

“Sivastopol kuşatmasında, Tolstoy siperlerden atlar ve düşman ateşi altındaki burçlara doğru kaçar: Farelerden çok korkmaktadır ve bir fare görmüştür.”

“Marcus-Aurelius: ‘Yaşanabilen her yerde, iyi yaşanabilir.'”

Yazıyı bu kez müzikle bitirelim. Therapy?’nin “A Brief Crack of Light” albümünden Ecclesiastes adlı parça gelsin:

Theme by Blogmilk   Coded by Brandi Bernoskie