Değiniler 3 – Bir Fotoğrafın Düşündürdükleri

Posted on: Salı, Şubat 5, 2019

 on reading 2

Kertész’in bu fotoğrafını çok severim. Bana sıcak, sakin bir yaz öğleden sonrasını anımsatır. Zamanın olduğundan daha yavaş aktığı, günlerin geçmek bilmeyecekmiş gibi geldiği güneşli, göz alıcı bir yaz öğleden sonrası. Orada, o ahşap masanın başına geçip açık duran kitabı karıştırdığımı, yarı aralık pencereden sızan rüzgarı tenimde hissedip mayıştığımı, kuş seslerini ya da aralıksız öten ağustosböceklerini dinlemek için zaman zaman perdeyi araladığımı hayal ederim. Çocukluğumun uzun yaz öğleden sonraları gelir aklıma bu fotoğrafa bakarken. Ildır’da geçirdiğim o unutulmaz yıllar boyunca yaşadıklarımı hatırlamaya çalışır, bu kadar az şey hatırladığım halde neden benim için böylesine hayati bir önem taşıdığını anlamaya çabalarım.

“Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor,” diye yazmış Edip Cansever. Şairlerin ortak yanı bu olsa gerek. İnsanlık durumunun son derece basit gerçeklerini herkes için geçerli bir çarpıcılıkta ortaya koyabilme becerisi. Ömrüm boyunca gözlerimi kapayıp çocukluğuma döndüğüm her an bu fotoğraftakine benzer bir görüntüyle karşılaşacağım. Annemin açtığı ahşap panjurların arasından sızan göz kamaştırıcı yoğunluktaki gün ışığıyla birlikte başlayan; göz açıp kapayıncaya kadar geçeceğini henüz bilmediğim uzun, mayıştırıcı ve özgürleştirici bir yaz günü. 

Birkaç gün önce, zihnimi dağıtmak için çeşitli fotoğraflara bakarken yine dönüp dolaşıp Kertesz’e ve bu fotoğrafa döndüm. Tesadüf bu ya, arka planda Olivier Bogé’nin “When Ghosts were Young” albümü çalıyordu. Haklı olarak, “Bunun ne önemi var ki?” diye sorabilirsiniz.

Şöyle açıklayayım: Olivier Bogé’ Toulon, Fransa doğumlu genç, yetenekli ve çok beğendiğim bir caz müzisyeni. Asıl eğitimi piyano üzerine olsa da, saksafon ve gitarı da aynı ustalıkla çalıyor. Epey uzun bir zamandır Kuzey Avrupalı caz müzisyenlerinin albümlerini dinliyorum. Lars Danielsson ile başlayan bu süreç dallanıp budaklanarak sayısız etkileyici çalışmaya uzanan ve ömür boyu sürecek bir yolculuğa dönüştü. Olivier Bogé’ ile yolum da bu süreç esnasında kesişti. Tigran Hamasyan ve Baptiste Trotignon gibi beğeniyle takip ettiğim başka müzisyenlerle de ortak çalışmalara imza attığından, Bogé’yi kendi albümleriyle karşılaşmadan epey önce de farkında olmadan dinlemiş olmalıyım. Sonrasında dinlediğim ilk Boge albümü olan “Expanded Places” geldi. Olivier Bogé”nin yaptığı müzikte beni çarpan şey oldukça lirik bir ifadeye sahip olmasına rağmen yapıdaki karmaşıklığın da geri planda aynı etkileyicilikte sürdürülmesindeki yetkinlikti.

“Red Petals Disorder” başlıklı parça aslında hem bu albümü hem de genel anlamda Bogé’nin yaptığı müziği çok iyi bir şekilde özetliyor kanımca. Baterinin ön planda olması, müziğin akışını güçlü bir şekilde yönlendirmesi, şarkı ilerledikçe Bogé’nin alçalıp yükselen mırıltılarla melodiye eşlik etmesi ve bu esnada arka planda, parçanın bel kemiğini oluşturan baterinin yük treni misali tüm bu yapıyı taşıması beni çok etkilemişti. Sonra zaman geçti ve Bogé yeni bir albüm daha çıkardı: “When Ghosts Were Young”. Bu albümle ilgili olarak söylediklerini aşağı yukarı şöyle çevirebiliriz:

Bu, yetişkin olarak nadiren temas edebildiğimiz geçmişteki hayaletlerimizle bağlantı kurabilen, çocukluğun masumiyetine övgü olarak dinlenebilecek bir albüm.

Geçmişte kalan çocukluğumuzun uçucu bir hayalet halini alması, yıllar önceki ‘bizim’ artık bambaşka bir ‘ötekine’ dönüşmüş olduğu gerçeği benim de sıklıkla zihnimde kurcalayıp durduğum bir düşünce. Bogé’nin bu son derece melodik, dinleyicide ara ara çarpıcı bir nostalji duygusu uyandıran albümünün, Kertész’in fotoğrafıyla bir araya geldiği o gün, artık var olmayan, hayalete dönüşmüş çocukluğum kısa bir süreliğine de olsa hemen yanı başımdaydı.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookShare on Google+Pin on Pinterest



Theme by Blogmilk   Coded by Brandi Bernoskie