Öndeyiş

Posted on: Perşembe, Ekim 1, 2015

yevgeni_yevtushenko

Bambaşka bir insanım ben,

hem çalışkan

hem tembelim,

bir amacım var ama amaçsızım yine de!

Elim her işe yatmaz öyle,

beceriksizim,

utangacım, kabayım,

hem kötüyüm

hem iyiyim.

Kutuplar birleşir içimde

Doğu’dan Batı’ya kadar,

kıskançlıktan sevince kadar.

Bilirim, böylesi sevilmez insanın,

ama asıl değerli olan

bana kalırsa kutuplardır!

Saman yüklü bir kamyon gibi

yüklüyüm ben de.

Sesler arasında uçarım,

dallar arasında uçarım,

ışıklar arasında,

cıvıltılar arasında uçarım,

gözlerim kelebeklerle dolu,

samanlar taşar her yanımdan.

Bütün canlıları selamlarım!

Tutkuluyum, ateşliyim, coşkunum!

Sınırlar dikilmiş önüme;

bilmiyorum Buenos Aires’i, New York’u,

bilmek isterim;

Londra sokaklarında gezmek

ve kırık dökük İngilizcemle

canım kimi çekerse

onunla konuşmak isterim.

Çocuklar gibi asılıp bir tramvaya

dolaşmak isterim sabahları Paris’te.

Sanatın da, benim gibi,

çeşitli yanları olsun isterim;

yorsa da sanat beni,

canımı çıkarsa da,

kuşatılmış olmak isterim sanatla.

Her şeyde kendimi görürüm biraz;

yakınlık duyarım Yesenin’e,

Walt Whitman’a,

bütün çalgıları avucunda tutan

Moussorgski’ye

ve el değmemiş çizgisini götüren Gauguin’e.

Kayak yapmayı severim kış gelince,

uykusuz gecelerde şiir yazarım;

sevmediklerimle alay etmeyi

ve tutup bir kadıncağızı

derenin bir kıyısından öteki kıyısına geçirmeyi

severim.

Kitaplara dalarım, çalı çırpı taşırım;

umutsuzluğa kaptırırım kendimi bazen,

ne istediğimi bilmez olurum

Ağustos’un kavurucu sıcağında

buz gibi bir karpuz dilimini

kemirmek hoşuma gider.

Ölüm aklıma bile gelmez,

şarkı söylerim, içki içerim,

kollarımı açıp çimenlere uzanırım,

bu koskoca dünyada bir gün ölürsem

dünyanın en mutlusu olarak öleceğim.

Yevtuşenko – 1957

Türkçesi: Ülkü Tamer

 

 

“Dakika Atlamadan”

Posted on: Salı, Eylül 29, 2015

Melih Cevdet Anday

 

Melih Cevdet’i, “Gizli Emir” adlı romanıyla tanıdım. Belirsiz bir zaman ve mekanda geçen bu distopik romanda kentliler, “nereden ve ne zaman geleceği belli olmayan Gizli Emir’i” beklemektedir. Yayımlandığı dönem olan 1970 yılı için oldukça farklı bir metin olduğunu düşünmüştüm okurken. Sonrasındaysa felsefi artalanı sağlam, neredeyse kendi kendini mitleştiren şiirlerini okudukça Melih Cevdet’e olan ilgim derinleşti. Yalçın Armağan tarafından hazırlanan ve birinci baskısı Everest Yayınları’nca Mart 2015’te yapılan “Dakika Atlamadan – Söyleşiler” kitabını da geçtiğimiz hafta okudum. Kaliteli baskısı ve Melih Cevdet külliyatına özgü kapak tasarımıyla da göz dolduran kitap boyunca Melih Cevdet’e o dönemin yazın ve eleştiri dünyasındaki önemli isimler de eşlik ediyor. Oktay Akbal, Adnan Benk, Tahsin Yücel, Memet Fuat, Fethi Naci, Atilla Özkırımlı ve daha niceleri… Melih Cevdet’in, Garip döneminden başlayarak şiir anlayışındaki değişimlerden çağdaş uygarlığa, ilkel toplumlardan Eski Yunan ve Anadolu kültürüne, mitlere, klasik metinlere ve bir ozanın dil anlayışına varıncaya değin pek çok konuya dair fikirlerini leziz bir üslupla aktardığı ufuk açıcı söyleşilerin tadına doyum olmuyor gerçekten. Hele Adnan Benk, Nuran Kutlu ve Tahsin Yücel’in yaptığı “■ ile ▲ Arasında Melih Cevdet Anday” başlıklı söyleşi, şiir çözümlemesi nasıl yapılır sorusunu yanıtlayan bir ders niteliği taşıyor. Kitaba dair notlarımdan bazıları şöyle:

Hiç şüphe etmeyin, yazarın kalemi ile geçinmesi gerektiğine inanıyorum.

Sanatçı, yaratıcılık yolunda kendine sıkı kurallar, öğretiler koyar; deneylere, araştırmaklara girişir; kendini esilerine bırakmaz, tersine esilerini yönetir.

Sanat uzun bir yoldur, onu göze almayan, sanatta gününü gün etmek isteyenlerdir. Bir yeğleme sorunu.

Zevksizliğe, bayağılığa, orta malı olana karşı bir savaştır sanat.

Ressam her şeyden önce çok iyi bir resim seyircisidir, böyle olduğu için de en azından kendisi için resim yapar.

Alıştığımız şeylerdedir olağanüstü.

Noktalama işaretleri düzyazının gelişimini vurgular. Bu ise mantıksal düşüncenin ortaya çıkması demektir. Noktalı virgül Batı’da 12. yüz yılda ortaya çıkar, virgül 8. yüz yılda.

Şiir birleştire birleştire yazılmaz, ayıklaya ayıklaya yazılır.

Daha not edilecek, altı çizilecek, başucunda tutulup tekrar tekrar okunacak öyle çok bölüm var ki, kitabın sayfaları arasında dolaştığım süre boyunca keşke Melih Cevdet’in, “Bütün bir gece uykusuz kalsam, anlatsam” dizeleri gerçek olabilse diye düşündüm. Evet; keşke Melih Cevdet geceler boyu anlatsa ve ben de onu dinleyebilsem…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Camus / Defterler-I Üzerine Okuma Notları

Posted on: Cuma, Temmuz 10, 2015

Defterler-I

Her ölüm erken ve her liste biraz eksiktir. “Edebiyat Anlayışımdaki 5 Kırılma Noktası” başlıklı yazıyı yazdıktan sonra Albert Camus’yü nasıl olup da listeye eklemediğime şaşıp kalınca, Camus için ayrı bir yazı yazma gereği hissetmiştim. Geçtiğimiz hafta Camus’nün aldığı notları ve düşüncelerini topladığı “Defterler”inin I. cildini okuyunca bunun, Camus’ye dair ilk yazıyı yazmak için yeterli bir bahane olduğuna karar verdim. Belki de bunun nedeni Camus’yü, sevdiğim bir yazar olmasının ötesinde, dünyaya bakışımı etkilemiş bir düşünür olarak içselleştirmiş olmam; zira benim için Camus’nün yeri gerçekten çok ayrı ve salt edebiyatla sınırlı değil.

“Sisifos Söyleni” adlı kitabıyla birlikte tanıştığım ‘saçma’ düşüncesi beni ilk okuduğumda da derinden etkilemişti. Nihai bir hedefin olmadığı, neyi neden yaptığımıza dair makul bir açıklama getiremediğimiz, beklentilerimizin her daim ‘gerçekle’ uyumsuz olduğu ancak yine de tüm bu anlamsızlığa rağmen yaşamaya ve hatta mutlu bir şekilde yaşamaya devam etmemiz gerektiği fikri, hayata dair kendi düşünce/hislerimle o denli örtüşüyordu ki Camus benim için diğer tüm düşünür/yazarlar arasında çok özel bir yer edindi. Hatta halihazırda, Camus’nün bu temel izlekleri üzerinde şekillendirmeye çalıştığım düşüncelerimi temel alan bir novella kaleme almaya çabalıyorum…

Çok sonra, Camus’nün ‘saçma’ düşüncesine benzer ifadelere hiç beklenmedik bir yerde, Eski Ahit kitabı Ecclesiastes’te de rastladım.  ‘Vaiz’ yahut bazı çevirilerde ‘Derlemeci’ olarak geçen ve Kral Süleyman tarafından yazıldığı düşünülen bu kitap “Her şey boş, bomboş, bomboş!” diye başlıyor. En bilinen bölümüyse şöyle:

“Her şeyin mevsimi, göklerin altındaki her olayın zamanı vardır.

Doğmanın zamanı var, ölmenin zamanı var.
Dikmenin zamanı var, sökmenin zamanı var.

Öldürmenin zamanı var, şifa vermenin zamanı var.
Yıkmanın zamanı var, yapmanın zamanı var.

Ağlamanın zamanı var, gülmenin zamanı var.
Yas tutmanın zamanı var, oynamanın zamanı var.

Taş atmanın zamanı var, taş toplamanın zamanı var.
Kucaklaşmanın zamanı var, kucaklaşmamanın zamanı var.

Aramanın zamanı var, vazgeçmenin zamanı var.
Saklamanın zamanı var, atmanın zamanı var.

Yırtmanın zamanı var, dikmenin zamanı var.
Susmanın zamanı var, konuşmanın zamanı var.

Sevmenin zamanı var, nefret etmenin zamanı var.
Savaşın zamanı var, barışın zamanı var.”

Ancak tabii ki de, Eski Ahit’teki bir kitaptan beklendiği üzere, Ecclesiastes metninin sonunda her şey bir şekilde Tanrı’ya bağlanıveriyor. Şöyle ki:

“Her şey duyuldu, sonuç şu:

Tanrıya saygı göster, buyruklarını yerine getir,
Çünkü her insanın görevi budur.

Tanrı her işi, her gizli şeyi yargılayacaktır,
İster iyi ister kötü olsun.”

Hatta, bu satırlardan hemen önce şöyle bir ironik öneri de getiriliyor:

“Çok kitap yazmanın sonu yoktur, fazla araştırma da bedeni yıpratır.”

Neyse ki Camus bu fikri çok farklı yerlere taşıyarak Sisifos’a bağlamış, amaçsız ve saçma bir şekilde ömrü boyunca bir kayayı tepeden yukarı çıkarmaya çabalayan bu absürt kahramanın yineleyip durduğu bu tuhaf eylem esnasında mutluluk duyarak aslında başkaldırdığına işaret etmiş.

Defterler – ve özellikle de birinci cilt – daha sonraki ciltler için kaleme alınmış tanıtım metinlerinde de belirtildiği üzere bir alıntı ve temalar birikimi, taslak ve imge deposu, bir edebiyat laboratuvarı” görünümünde. Ben de buna uygun bir şekilde, birinci ciltte ilgimi çeken bazı bölümleri kısa kısa notlar halinde alıntılamayı yeğledim.

“Zenginlere gökyüzü, fazladan verilen, doğal bir armağan gibi gelir. Yoksullar için, gökyüzü, sonsuz lütfuna yeniden kavuşur.”

“Kitap bir itiraftır, tanıklık etmem için gereklidir.”

“‘Bütün soru şudur: Bir adalet ülküsü için, budalalıkları benimsemek mi gerek?’ Yanıt evet olabilir: Bu güzeldir. Yanıt hayır olabilir: Bu dürüsttür.”

“Yazmak, her şeyle ilişkiyi kesmektir. Bir tür, sanattan el çekmektir. Yeniden yazmak. Çaba, her zaman bir kazanç sağlar, ne olursa olsun. Başaramayanların sorunu tembelliktir.”

“Kediler, çocuklar, halkın boşvermişliği. Boz renkler, gökyüzü, taşın ve suların şatafatı.”

“Her siyasal nutuk duyduğumda ya da bizi yönetenleri her okuduğumda, yıllardan beri, hiçbir biçimde insani bir ses duyamayacağımdan ürkmüşümdür. Her zaman aynı yalanları söyleyen aynı sözler duyulur. Ve insanlar bununla yetinip, halkın öfkesi kuklaları devirmedikçe, ben insanların kendilerini yönetenlere hiçbir önem atfetmediklerini ve bun insanların kumar oynadıklarını düşünüyorum, evet, yaşamlarının bir bölümünün tamamıyla ve sözümona hayati olduğu söylenen çıkarlarıyla kumar oynuyorlar.”

“Kendimin sonuna ulaştım.”

“Kendinden söz etmeme mucizesi.”

“Aylaklığın, yalnızca yeterli güce sahip olmayanları darmadağın edeceğini düşünüyorum.”

“Le Corbusier: ‘Sanatçıyı, kendisini bir insandan daha fazla hissettiği bu dakikaların oluşturduğunu, anlıyor musunuz?'”

“Baudelaire: ‘İnsan Hakları Beyannamesi’nde iki hak unutuldu: Kendi kendiyle çelişme ve başını alıp gitme hakkı.'”

“Rüzgar, dünyadaki ender temiz şeylerden biridir.”

“Webster: ‘Bir insan hint hıyarı gibidir; kokusunun çıkması için onu ezmek gerekir.'”

“Sivastopol kuşatmasında, Tolstoy siperlerden atlar ve düşman ateşi altındaki burçlara doğru kaçar: Farelerden çok korkmaktadır ve bir fare görmüştür.”

“Marcus-Aurelius: ‘Yaşanabilen her yerde, iyi yaşanabilir.'”

Yazıyı bu kez müzikle bitirelim. Therapy?’nin “A Brief Crack of Light” albümünden Ecclesiastes adlı parça gelsin:

FELSEFE NOTLARI – 2

Posted on: Perşembe, Haziran 4, 2015

Hesiodos

 

Felsefe notlarının ilk yazısında,  felsefenin Thales ile birlikte M.Ö. 585 yılında başladığının kabul edildiğini belirtmiştim. Elbette ki bu tarihten önce de insanlar içinde yaşadıkları dünyaya ve genel anlamda hayata dair fikir yürütüyordu. Bildiğimiz anlamda felsefe yoktu fakat üretkenlik vardı. Mitler, hikayeler, şiirler ve köklü bir sözlü anlatım geleneği vardı. Homeros M.Ö. 700’lü yıllarda yazdığı Truva savaşını anlatan destanlarında Yunanlı savaşçıların eve dönüşünü hikaye etmişti. İlyada’da Akhilleus ve Truva savaşını, Odysseia’da ise Yunanistan’a dönen Odysseus’un serüvenlerini anlatmıştı. Benzer dönemde eserler ortaya koyan bir diğer önemli kişiyse Hesiodos’tu. Felsefeyle yakın bir bağı olan Theogonia, yani yaratım mitini yazmıştı. Türkçeye “Tanrıların Doğuşu” adıyla çevrilen bu metin aynı zamanda felsefeden çok da farklıydı. Yunan tanrılarının nasıl ortaya çıktığını anlatıyordu. Bilindiği üzere Yunanlılar o dönemde politeistik bir inanca sahipti, yani çok sayıda tanrıları vardı ve Hesiodos Theogonia’da yalnızca bu tanrıların değil, aynı zamanda doğanın, nehirlerin, dağların, ormanların ya da bir diğer deyişle insanın bildiği dünyanın nasıl ortaya çıktıklarına dair bir hikaye anlatıyordu. Theogonia’nın başlangıcında da tıpkı Homeros’un yapıtında olduğu gibi önce Musalara[1] övgü düzülür. Musalar, tanrıların kralı Zeus’un kızlarıdır ve aynı zamanda esin perileridir. Koyunlarına çobanlık yapan fakir Hesiodos’a fısıldarlar ve Hesiodos’un şiirlerinin dışsal gücü buradan gelir.

Evet, Musalar bunları anlatın.

Her şeye başından başlayın.

Her şeyden önce neyin var olduğunu söyleyin.

 

Her şeyin başı Khaos’tu.

Geniş göğüslü anne Gaia vardı, bunlar ölümsüzlerin

    kökeniydi.[2]

Hesiodos söylediklerinden sorumlu değildir. O yalnızca Musaların bir aracıdır. Başlangıçta yalnızca kaosun olduğunu aktarır. Alışageldiğimiz haliyle (kaos) düzensizlik, karmaşıklık anlamlarına gelen khaos aslında boşluk yahut hiçlik anlamına gelen Yunanca bir kelime. Yani Hesiodos’a göre başlangıçta hiçbir şey yoktur ve sonra bu boşluktan dünya çıkageliverir. Sonrasındaysa “toprağın altındaki karanlık Tartaros” ve “ölümsüz tanrıların en güzeli Eros” ortaya çıkar. Hesiodos burada Yunan tanrılarına ve hatta dünyaya dair bir soyağacı çıkarma çabasına girişmiştir. Dünyanın cinsel bir üremeden meydana geldiği düşünülebilir ve böylelikle cinsel gücü temsil eden Eros hikayenin en başında yerini alır. Yani Hesiodos’a göre başlangıçta hiçbir şey yokken aniden dünya, Tartaros ve Eros ortaya çıkar. Bu hikaye mantıksızdır çünkü hiçbir şey yokken nasıl olur da bir şey ortaya çıkabilir? Hesiodos buna değinmez. Hesiodos gerçekliği, aslında algılayamadığımız ve filozoflar açısından düşünülemez olan bir tür hiçliğe, yani khaos’a bağlar. Mantıksız olmasının sebeplerinden biri hiçliğin içinden başlangıç fikriyse bir diğeri de Musalara başvurarak aslında mantıklı bir açıklama yapamayacağını kabul etmiş olmasıdır. Hesiodos bize bir mitos anlatmaktadır. Musaların varlığıyla da hem içerik hem biçim tutarlı hale gelir. Hesiodos sanki bize, “insanoğlu gerçekliğin sırrını kendi başına çözemez” der gibidir.

Thales

Bu noktada felsefenin başlangıcına ve Miletli Thales’e geri dönebiliriz. Aristoteles ve daha başka pek çok felsefe tarihçisine göre Thales, doğaya dair bir logos yani bir düşünce ortaya koyan ilk filozoftur. Buradaki anlamıyla logos mantıklı bir açıklama olarak da algılanabilir. Thales de diğer erken dönem Yunan filozofları gibi her şeyin özünde bir madde olduğunu düşünüyordu. Bu düşünce Yunancada arkhe yani töz diyebileceğimiz kelimeyle karşılanıyordu. Bu kelime Türkçeye başlangıç, kaynak yahut egemen olan olarak da çevrilebilir. Arkeoloji ve arkaik kelimeleri de aynı kökten gelmektedir. Aristoteles’e göre tüm erken dönem filozofları buna inanıyordu ve Thales için bahsi geçen bu arkhe su idi. Peki ama Thales bu fikre nereden kapılmıştı? Aristoteles bu konudaki görüşlerini Metafizik adlı eserinde şöyle özetler:

“Belki de Thales’in vargıları tüm besinin ıslak olduğu, sıcaklığın kendisinin nemden geldiği ve yaşamın onunla sürdüğünün açık olduğu düşüncesinden doğmuştur. Ama kendisinden her şeyin yaratıldığı şey tüm şeylerin ilkesidir. Bu kuramı savunmasının nedenlerinden biri buydu. Ama bir başkası da tüm tohumların nemli doğada oldukları ve suyun nemli her şeyin ilkesi olduğu olgusunda kapsanır.”[3]

Aristoteles’in bu ifadelerinden Thales’in günümüz anlayışına göre deneysel bir düşünür olduğu ve gözlemler yaptığı anlaşılabilir. Yani dünyaya ve yaşadığı çevreye dair bilgi toplarken duyularına güvenen bir düşünür… Denize yakın bir coğrafyada yaşıyor ve her canlının suya ihtiyaç duyduğunu gözlemleyebiliyordu. Böylelikle Thales her şeyin başlangıcına suyu yerleştirmeyi uygun bulmuş olabilirdi. Oysa Hesiodos için arkhe hiçliktir, khaos’tur yani hakkında konuşulamayacak olan, anlaşılması mümkün olmayan bir şeydir. Oysa Thales’e göre dünya anlaşılabilecek bir şeydir. Evrenin temeline rahatlıkla görüp algılayabileceğimiz bir şeyi, yani suyu koyan Thales’in ilham perilerine ihtiyacı yoktur. O deney yapıp gözlemleyerek çalışmalarını sürdürür.

Elbette ki artık günümüzde Thales’in bu görüşünün bize çocukça görünmesi normaldir, zira evrenin temelinde suyun olmadığını biliyoruz. Ancak M.Ö. 585 yılı için Thales’in böyle bir düşünce ortaya atarak gerçekliğin anlaşılabileceğini iddia etmesi çığır açıcıdır. Ona göre canlılar sudan doğar ve öldüklerinde de yine suya dönerler. Bu son derece döngüsel bir süreçtir. Bir şair olarak mitler yazan Hesiodos’a göreyse var oluş anlaşılamaz. Böylelikle dünyaya dair iki farklı bakış açısının temellerinin atıldığını söyleyebiliriz ki bunlar günümüzde bile halen geçerliliklerini korumaktadır. İlki mitler yaratan, hikayeler anlatan bir şairin, gerçekliğin altında yatanları anlayabilmemiz için Musalara yahut ilham perilerine ihtiyaç duyduğumuzu ortaya koyan bakış açısıyken ikinci görüşe, yani Thales’e göre kendimizden son derece emin bir şekilde dünyanın ve tüm var oluşun altında yatan şeyi yani arkhe’yi anlayabiliriz. Böylelikle felsefeyle şiir arasındaki ‘çatışmanın’ temelleri atılmış olur. Şairler ve hikaye anlatıcılarına göre, tıpkı Hesiodos’un ifade ettiği şekilde, insan hayatını anlamak aslında belki de mümkün değildir ve bu nedenle hikayeler anlatır, mitler yaratır ve bir şekilde ilham perilerine ihtiyaç duyarız. Dünyayı kendi başımıza anlamamız mümkün değildir. Oysa filozofa göre dünyayla yüzleşebilir ve altında yatan gerçekleri anlayabiliriz. Son olarak, Thales ile Hesiodos arasındaki bir farka daha dikkat çekebiliriz. Thales’e göre evrendeki tüm bu karmaşanın, tüm bu çeşitliliğin ve farklılığın özünde tek bir şey yani arkhe varken Hesiodos insanın gerçekleri asla tam olarak anlayamayacağı görüşünü savunarak çareyi, khaos’tan oluşan dünyayı anlamlandırmak için ilham perilerine başvurmakta bulur. Her ne kadar günümüzde artık Thales’in nasıl da boyunu aşan işlere giriştiğinin farkında olsak da onun sayesinde insanın dünyayı anlamlandırmaya çalışma yolunda ilk adımı atmış olduğu söylenebilir. Sonrasında atılan adımları da bir başka yazıya bırakalım…

[1] Yazıdaki alıntıları yaptığım çeviride, İngilizce ‘muses’ yani ‘ilham/esin perileri’ ifadesi ‘Musalar’ olarak çevrilmiş.

[2] “İşler ve Günler/Tanrıların Doğuşu”, Hesiodos – Say Yayınları s. 62

[3] Aristoteles, Metafizik, 983

 

 

 

Edebiyat Anlayışımdaki 5 Kırılma Noktası

Posted on: Cuma, Mayıs 1, 2015

Bir dönem sanal dünyada epey yankı uyandıran “En Sevdiğiniz 10 Kitap” paylaşımlarını anımsayacağınızı düşünüyorum. En sevilen 10 kitap paylaşıldıktan sonra, kitaplardan oluşan bu kartopunun yuvarlanmaya devam etmesini sağlamak için istenilen arkadaşların adları belirtiliyor ve onların da kendi ‘en sevdikleri kitap’ listelerini hazırlamaları isteniyordu. Çok geçmeden – sanal dünyada ‘trend’ olan her şey gibi – kartopu yuvarlana yuvarlana çığa dönüştü ve sonra daha başka gündem maddelerine toslayarak yok olup gitti… O dönemde kendi 10 kitaplık listemin sonuna adını eklediğim kişilerden biri de sevgili Deniz Kıral’dı ve kendisi sadece sevdiği kitapları listelemekle kalmadı; daha kalıcı ve sürekli değişme olasılığı düşük olan ilave bir liste daha yaptı: “Edebiyat algımda kırılmaya neden olan 5 yazar ve nedenleri”. Bahsi geçen yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Yazının yayımlanma tarihi olan 22 Ocak’tan bu yana epey zaman geçmiş, fakat ben Deniz’in bu ‘elim sende’ çağrısına ancak yanıt verebiliyorum. Şimdi sözü daha fazla uzatmadan – herhangi bir önem yahut öncelik sırası olmayan – listeye geçelim:

 1. Doris Lessing

Doris-Lessing

Okunan her iyi metin insanı değiştirir. Etkilendiğiniz bir kitabın son cümlesini okuyup kapağını kapattığınızda artık o kitabı okumaya başlayan kişi değilsinizdir. Ancak bazı yazar ve metinlerin yeri çok farklıdır. Onlarla özel bir bağ kurar, okuduğunuz her yeni kitabıyla birlikte çok eskiden tanıyıp sevdiğiniz bir ahbabınızla sohbet ediyormuş hissine kapılırsınız. Doris Lessing, ilk okuduğum kitabı olan Altın Defter’le birlikte benim için bu özel yazarlardan biri oldu. Hatta Altın Defter’i okumaya başlama hikâyem de – benim için – enteresan. ‘Benim için’ diyorum zira genellikle okuyacağım kitapları önceden belirler, zihnimde bir sıraya koyar ve ara sıra yapılan kaçamaklar dışında bu sıraya uymaya gayret ederim. Altın Defter’i yutarcasına okumaya başlamadan önce aslında çok sevdiğim – ve bu listede de bulunan – bir diğer yazar olan Jose Saramago’nun “Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl” adlı romanına başlamıştım fakat tesadüf bu ya, elime aylar önce kitaplığa kaldırıp sonrasında unuttuğum e-kitap okuyucum Reeder geçti. İçinde hangi kitaplar vardı acaba sorusuna yanıt bulabilmek için cihazı karıştırırken Altın Defter’e rastlayıp ilk birkaç cümlesini okudum. Ve sonra bir de baktım neredeyse elli sayfasını bir çırpıda okuyuvermişim… İlk kez bir Saramago metnini yarım bırakmama neden olan Lessing’in yazı büyücülüğü beni benden almıştı. Gerçekten de uzun zamandır bu kadar akıcı ve derinlikli bir roman okumamıştım. Lessing’in algımda kırılmaya neden olan yazı büyücülüğünün kaynağı, son derece yalın bir üslupla metni hız kesmeden ilerletirken, bir yandan da – neredeyse hiç hissettirmeden – okurun zihninde yarattığı karakterlere dair bir takım düşüncelerin oluşmasını sağlamasında yatıyor. Lessing bana, hayal gücü ve yaratıcılıktan beslenirken bilimkurgu ve fantastik metinlerle dirsek temasında olan metinler yazmaya çalışırken bile gerçeklikle bağımı asla koparmamam gerektiğini öğretti. Mükemmel bir yazar olmasının yanı sıra, Shikasta serisiyle bilimkurgu; Mara ile Dann ve Hayatta Kalma Güncesi’yle distopya türlerinde eserler vererek kendi anlatısını her defasında yeni baştan yaratma riskini almaktan kaçınmaması da Lessing’i benim için her daim “liste başı” kılan bir diğer özelliği. Uzun sözün kısası, Lessing, yazıyla samimi bir ilişki kurarak kendi anlatı evrenimi ve üslubumu oluşturup/geliştirme anlamında örnek aldığım bir usta.

2. Ursula K. Le Guin

leguin

Bir ömür boyu sürecek ‘iyi okur’ olma uğraşımda ilk adımları bilim kurgu ve fantastik romanlarla attım diyebilirim. Ortaokul ve lise yılları boyunca her fırsatta kütüphaneye gidip ilgili kitapları karıştırır ve neredeyse gün aşırı bir çanta dolusu kitapla eve dönerdim. FRP (Fantasy Role Playing) olarak bilinen masaüstü macera oyunları oynuyor ve içinde yaşadığımız gerçeklikten ziyade büyücülerle elflerin, uzaylılarla robotların bulunduğu kurmaca gerçeklikle ilgileniyordum. Yüzüklerin Efendisi serisini yanılmıyorsam ortaokul ikinci sınıfta okumuştum. Sonrasında Terry Brooks’un Shannara serisine, Asimov’un Vakıf romanlarına ve çok sevdiğim Dune serisine geçmiştim. O dönemde, ilk sayfasında harita olmayan roman okumuyordum diyebilirim :)

Ursula K. Le Guin’in Yerdeniz Üçlemesi’nin (gelmiş geçmiş en iyi bilimkurgu romanlarından biri olduğunu düşündüğüm Dune ile birlikte), iyi bir metnin omurgasını oluşturan yapının – özellikle kurgusal bir dünya için – ne denli sağlam olması gerektiğini, bambaşka dünyaların da ustalıkla anlatılabileceğini ve iyi edebiyatın her daim evrensel bir yanının olması gerektiğini fark etmemi sağladığını ancak bugün geriye dönüp baktığımda algılayabiliyorum. İsimlerin çok şey ifade ettiği, yazarının deyişiyle konusu büyümek olan bu eşsiz ve büyülü kurmaca dünyaya belli aralıklarla karşı konulmaz bir geri dönme isteği duymama şaşmamalı…

3. Mehmet Günsür

mehmet günsür

Sait Faik, Haldun Taner, Orhan Duru, Tomris Uyar, Bilge Karasu, Behçet Çelik, Cemil Kavukçu; öykü yazmaya başladığım dönemde bana yol gösteren pek çok isimden sadece birkaçı… Ancak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Murat Yalçın ve Mehmet Günsür olmasaydı ilk kitabım Aslında Cennet de Yok da olmazdı. Murat Yalçın, dergilere öyküler gönderip yanıt dahi alamadığım bir dönemde vazgeçmemem gerektiğini hissettirerek bana yol gösteren – tabiri caizse – bir deniz feneri olurken Mehmet Günsür, ömrüm oldukça okumaktan asla – ama asla – vazgeçmeyeceğim İçeriye Bakan Kim adlı öykü toplamıyla her daim sığınabileceğim bir liman oldu… Çok az kitap bende anlatması böylesine güç bir etki yaratmıştır. İçeriye Bakan Kim’i kaç kez okuduğumu gerçekten anımsamıyorum ve her okuyuşumda hissettiğim şey salt ‘sanatsal bir beğeni’ ifadesiyle açıklanamaz. Üslupsal bir yakınlığımız olmadığı da aşikar. Peki o halde bu mücevher kitabı benim için böylesine vazgeçilmez kılan şey ne? Sanırım buna verilebilecek en iyi yanıtı Ferit Edgü, İçeriye Bakan Kim’in 2003 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazanmasının ardından yazdığı yazıda vermiş, “Ben, onun öykülerinde, söylemeden söylediği şeyleri seviyorum. Yalnızlık sözcüğünü kullanmadan anlattığı yalnızlıkları; hüzün sözcüğünü kullanmadan, dile getirdiği hüznü; yenilmişlik sözcüğünü kullanmadan anlattığı yenilmişlikleri; umut sözcüğünü anmadan bir daha tutunmak isteyişleri dile getirişini seviyorum.” Mehmet Günsür benim için, keşke hep anlatsaydı da ben hep okusaydım dedirten bir yazar.

4. Jose Saramago

jose-saramago

Eşyalara hayat veren (The Lives of Things), herkesi bir anda bembeyaz bir körlüğe mahkûm eden (Körlük), koskoca bir file unutulmaz bir yolculuk yaptıran (Filin Yolculuğu), AVM’nin altına Platon’un mağarasını yerleştiren (Mağara) bir büyük usta! Merkezinde imkansızlıklar olan bu müthiş romanları kendine özgü yazım anlayışıyla derinleştirip her kitabıyla ustalığını yeniden kanıtlayan mükemmel bir yazar… Saramago’da beni en çok şaşırtan şey istikrarı. Yaşamının sonuna kadar kalemini düşürmemiş olmasına rağmen her yeni romanıyla birlikte çıtayı yükseltebilmiş. Ölmeden önce yazdığı son roman olan Kabil bunun en iyi kanıtı. Yalnızca virgüller ve nadiren rastlayabileceğimiz büyük harflerle bölünen upuzun cümlelerle ilerleyen Kabil’i okurken, bu büyük usta hayatta olsaydı daha başka neler yazardı diye düşünmekten kendimi alamamıştım.

5. Karel Čapek

karel_capek

En çok etkilendiğim yazarların arasında Čapek’in çok özel bir yeri var. Semenderlerle Savaş ve Bahçıvanın Bir Yılı adlı eserleriyle zihnimde yazıya dair yepyeni olanakların belirmesini sağlayan Čapek, peri masallarından, polisiyeye, bilimkurgudan, tiyatro oyunları ve denemelere varıncaya dek pek çok türde kalem oynatmasının yanı sıra R.U.R. adlı romanında dünyaya robot kelimesini kazandırmıştır. Ancak benim için asıl önemi, 1890’da doğup insanlığın en karanlık dönemlerinden birini yaşayan Čapek’in insana olan inancını asla yitirmeden bahçıvanlıktan tutun da İran halılarına, evcil hayvanlardan müziğe, felsefeye, görsel sanatlar ve mimariden politikaya kadar çok geniş bir ilgi alanı yelpazesini kapsayan oyuncu, ilham verici ve gücünü mizahtan alan metinler kaleme almış olması. Uzun cümleleri, noktalı virgülü ve dipnotları sevmesi de cabası… Hayata ve insana dair beslediği tükenmek bilmeyen umudu ve – özellikle denemelerinde – yazdığı her satırda ışıl ışıl parlayan hümanizmi ve dozunda mizahıyla, dünyamızın geleceğine dair ümitsizliğe kapıldığım anlarda bana yol gösteren bir yazar olmuştur Čapek. Aşağıdaki alıntı, hayata dair metaforik ve olağanüstü bir anlatı olan Bahçıvanın Bir Yılı’ndan:

Gelecek önümüzde değildir, o burada bir tohum şeklindedir; o zaten bizimle birliktedir ve şu anda bizimle olmayan şey gelecekte de olmayacaktır. Bizler tohumu görmeyiz çünkü onlar toprağın altındadır; geleceği bilemeyiz çünkü içimizdedir. Bazen çürümenin kokusunu alır gibi oluruz, geçmişin solgun renkli kalıntıları ile dolarız; oysa keşke yaşlı, tortulaşmış toprağı delmeye çalışan kaç tane tombul ve beyaz filiz olduğunu görebilseydik, “şimdi” denilen şu zamanda, kaç tane tohumun gizlice filizlendiğini; yaşlı bitkilerin bir araya gelip, bir gün çiçek veren bir hayata dönüşecek olan tohumu nasıl beslediğini, geleceğin gizli bir telaşla içimizde nasıl beklediğini; işte o zaman melankolimizin ve güvensizliğimizin aptalca ve absürt olduğunu söylerdik, ve her şeyin en güzelinin aslında yaşayan bir insan olabilmek olduğunu ve bunun aslında büyümek olduğunu.

Listedeki bu olağanüstü yazarlara baktığımda, hayal gücünün yanı sıra – gerçeklikle bağını asla koparmayan – bilimkurgu ve fantastiği de kapsayan kurmacanın edebiyat anlayışımı şekillendirme konusunda ne denli önemli bir etkiye sahip olduğunu bir kez daha açık bir şekilde görebiliyorum; fakat bu da başka bir yazının konusu olsun…

 

Felsefe Notları – 1

Posted on: Perşembe, Mart 19, 2015

agora ancient greece

Bilen bilir: felsefeye öteden beri özel bir düşkünlüğüm vardır. Hatta günün birinde uzaylılar gelip, “seni üniversite yıllarına döndüreceğiz fakat mühendislik dışında başka bir bölüm okuyacaksın,” deseler; önce hiç düşünmeden edebiyatı değil de felsefeyi seçer ve sonra uzaylıların neden işi gücü bırakıp beni tekrar üniversiteye göndermekle uğraştıklarına kafa yorardım. Böyle bir yazı dizisine başlamamın nedeni de aslında tam olarak felsefe kelimesinin etimolojik köklerinde yatıyor. Felsefe, yani philosophia, eski Yunan’da ‘sevmek’ anlamına gelen phileo ile bilgi yahut bilgelik anlamlarına gelen sophia kelimelerinin birleşmesiyle türetilmiş bir sözcük. Dolayısıyla bendeki dur durak bilmeyen okuma ve öğrenme sevgisine daha uygun düşecek bir disiplin bulmak zor olsa gerek. Tabii asıl neden felsefe okumalarıma dair düşüncelerimi ve aldığım notları belli bir düzen dahilinde – ve farklı farklı not defterleri yerine tek bir yerde – biriktirebilmek…

Bu ilk yazıda öncelikle bir öykü yazarı olarak sık sık duymaya alışkın olduğum, “Neden öykü?” sorusunu “Neden felsefe?” haline getirip kendimce yanıt vermeye çalışacağım.

Her ne kadar somut gerçeklere dair bir eğitim hayatı geçirmiş olsam da; zaman, ölüm, hayatın anlamı/anlamsızlığı, varoluş, gördüklerimizin aslında gerçek olup olmadığı gibi soyut meseleler benim aklımı hep daha fazla kurcalamıştır. Dolayısıyla Platon’un Diyaloglar’ı ve böylelikle Sokrates’le tanıştığımda zihinsel bir İşte Bu! dediğimi çok net anımsıyorum. İlk neden bu olabilir. Ne de olsa aradığımı bulmuştum: benim gibi hiç durmadan tuhaf şeylere kafa yoran bir grup insan… Bir süre her şeyin başladığı yere, yani eski Yunan felsefesine yöneldim. Batı felsefesinin – ve aynı zamanda Batıya özgü düşünce sistematiğinin – köklerinin atıldığı ve M.Ö. 6. Yüzyıla uzanan Sokrates öncesi düşünürlerden başlayarak M.Ö. 322 yılında Aristoteles’in ölümüyle sonlanan yaklaşık 250 yıllık bir zaman dilimini kapsayan bu müthiş dönemde felsefe uğraşının aslında şiirselliğe çok yakın olduğunu düşünürüm. Kâinat ve varlığa dair bilgisizliğini fantastik denebilecek bir sezgisellikle örtbas etmeye çalışan düşünürlerle dolu bir dönem… Sonraki yazılarda daha detaylı bir şekilde değineceğim Hesiodos’un teogonisinin yanı sıra Anaksimandros, Anaksimenes, Heraklitos, Thales gibi düşünürlerin kısıtlı bilgileriyle ortaya attıkları heyecan verici düşünceler Sokrates, Platon ve Aristoteles’te karşılık bularak günümüz felsefesiyle düşünce sistematiklerinin temellerini oluşturmuş. Her biri insana ve evrene dair güçlü düşünceler ortaya atmışlar; ne de olsa eski Yunanlılar için bilgelik; her şey durağan mıdır, ahlaki değerler göreceli midir, özgürlük nedir, insanlar eşit midir gibi temel sorulara yanıt verebilmekle bir tutuluyormuş. Ortaya atılan fikirler her daim günümüzle örtüşmeseler de, kimi zaman şok etkisi yaratan bazı görüşlerle karşılaştığımızda aslında bize çok tanıdık gelen konulara daha önce hiç düşünmediğimiz bir açıdan bakarak ufkumuzu açmamızı sağlayabiliyorlar. (Platon’un demokrasi düşmanlığı ya da Aristoteles’in insanların eşit olamayacağına dair inancı gibi) Dolayısıyla ikinci neden de her şeye yamuk bakarak farklı bir gözle inceleme alışkanlığı edinmeme önayak olması sanırım…

Bu noktada felsefeyi heyecan verici bulmamın nedenlerinden birine daha değinmem gerek: felsefe tarihi kronolojik bir sırayla takip edildiğinde, her biri çığır açıcı fikirler ortaya atmış düşünürlerin aslında birbirleriyle tatlı bir diyalog içinde oldukları görülebilir. Örneğin Anaksimandros, suyu ilk öğe (arkhe) kabul eden Thales’in öğrencilerindendi; ancak her iyi öğrencinin yapması gerekeni yaparak öğretmeninin fikirlerine karşı gelip arkhe olarak sonsuzluğu ortaya attı. Aslında felsefe tarihi bu büyük düşünürlerin kocaman bir yuvarlak masanın etrafına toplanıp farklı konuları tartıştıkları upuzun bir diyalog olarak okunabilir. Platon’un yazılarında diyalog formunu kullanmasına şaşmamalı!

Bize fiziksel olarak çok yakın bir coğrafyada ancak zamansal olarak çok uzak bir dönemde yaşamış düşünürlerce başlatılan kainatı anlama uğraşının sonu yok elbette; benim çabam yalnızca – uzaktan da olsa – bu muazzam düşünsel serüvenin iyi bir izleyicisi olabilmek… O halde bir sonraki yazıda Hesiodos ve Thales’le yola koyulabiliriz…

İNSANI ANLAMA UĞRAŞI VE MİTLER

Posted on: Çarşamba, Şubat 4, 2015

prometheus

Birkaç haftadır, aynı zamanda ‘semboller’ olarak da adlandırılabilecek mitler üzerine düşünüyorum. Bunun en önemli nedeni de halihazırda çevirmekte olduğum, Rollo May’in “The Cry for Myth” başlıklı kitabı. Mitler üzerine düşünmeye ilk kez yıllar önce, Joseph Campbell’ın “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” başlıklı kitabını okuduğumda başlamıştım. İnsanlık tarihinde anlatılagelmiş hemen her hikâyede benzer, hatta formüle edilebilecek bir döngüsellik olması; mitsel karakterlerin hem bireysel hem de toplumsal bilinçaltındaki etkilerinin aslında ne denli büyük bir önem taşıdığı; ilkel toplumlardaki mitlerin modern insan için halen geçerli olması gibi ilgi çekici fikirlerin farklı dönem ve kıtalardan yüzlerce hikâye üzerinden karşılaştırmalı olarak aktarıldığı bu kitap o dönemde beni bir hayli meşgul etmiş, hatta mitlerden yola çıkarak Jung’un arketiplerine ve Freud’a kısa bir geçiş yaptıktan sonra her zamanki maymun iştahlılığıma kapılarak başka konulara atlamıştım. Fakat yine de Campbell’ın insanlığı anlama uğraşından ve bu uğraşında kendisine yol gösterici olarak başvurduğu mitlerden bir hayli etkilendiğimi anımsıyorum. Rollo May’in kitabının Campbell’ın çalışmalarıyla olan paralelliği, beni o dönemde aklımı kurcalayan şeyler üzerinden bir kez daha insanı/varoluşu anlamlandırma uğraşıma dair düşünmeye zorladı.

Şöyle ki: madem – Heidegger’den hareketle – bu dünyaya fırlatılmış varlıklarız, kendimizi toplayıp bu ‘fırlatılmışlık’ halini kabullenerek insan denen bir varlık olarak aslında ‘ne’ olduğumuzu, varoluş nedenlerimizi ve ne yaptığımızı sorgulamanın ontolojik bir sorumluluk olduğuna inanıyorum. İnsanı ve içinde bulunduğumuz evreni anlama uğraşının sonu yok elbette; zaten ben de her şeyi kapsayacak bir düşünce sistematiği, bir nevi her-şeyin-teorisi ortaya koymamız gerektiğini değil de, birer ‘insan’ olarak tarih boyunca insan ırkının bu bağlamda ortaya koyduğu düşüncelere yabancı olmadığımızı, derinlerde bir yerde – içgüdüsel dahi olsa – her birimizin benzer duygu ve düşüncelere zaman zaman kapıldığımızı ve şimdiye kadar ortaya atılmış düşünce pratiklerini en azından kendi zihnimizde bir bebek adımı kadar bile olsa öteye taşımaya gayret edebileceğimizi söylüyorum. Tıpkı Kartacalı oyun yazarı Terentius’un söylediği gibi: “Homo sum, humani nihil a me alienum puto“, yani “Ben insanım ve insana özgü olan hiçbir şey bana yabancı değildir.” Kapsamlı ve kuşatıcı bir düşünceler silsilesi ortaya koyabilmek için bu ifadenin  önemli olduğuna inanıyorum, ne de olsa 21. yüzyılda hala, insanın hem kendi ırkına, hem hayvanlara hem de doğaya topyekûn saldırmaktan neden bir türlü vazgeçemediğini anlamaya çabalıyoruz;  oysa bu noktada yapılması gereken belki de insanın yıkıcı bir yanı da olduğunu kabullenmek, post-Freudyen düşüncede ölüm itkisi olarak görülen thanatos ile yüzleşmek ve içgüdüsel olarak yıkıcı bir varlık olan insanın sebep olduğu yıkımlar karşısında her defasında hayrete kapılmak yerine nasıl dizginlenebileceğine kafa yormak olabilir. İnsan olmanın güçlüğü de burada yatıyordur belki de; ne de olsa salt içgüdüsel olarak nitelendirilebilecek bir hayvan türü değiliz ve ‘iyi olmak’ ya da az önce bahsettiğim gibi ‘kapsamlı ve kuşatıcı’ bir düşünce pratiğine ulaşabilmek için çaba sarf etmemiz gerekiyor.

Bu noktada da yine mitlere dönmek istiyorum. İster birey ister toplum olarak birbirimizi başkalarından – ve dolayısıyla bütünden – ayırarak durduk yerde kendi kendimize olmayan duvarlar inşa etmekte usta olduğumuzu her gün biraz daha iyi görebiliyoruz. Oysa mitlerin kapsayıcılığını ve insanlık tarihinde olup bitmiş her şeyin birbirine sembollerle nasıl da bağlı olduğunu görmek, bu ‘ayrıksı olma’ hissinin yahut ‘üstünlük taslama’ hal ve tavırlarının anlamsızlığını kavramamızı sağlayabilir. Ya da bugüne kadar insanlığın ne denli yanlış düşüncelere kapıldığının farkına varmamıza yol açarak bizi benzer hatalara düşmekten kurtarabilir. Örneğin Rollo May kitabında, Fitzgerald’ın başyapıtlarından olan Muhteşem Gatsby adlı romanında Amerikan toplumundaki bireysellik, başarıya ulaşma, zengin olma ve Amerikan rüyası gibi mitleri gözümüze sokarak bunları alaşağı edişinden; yalnızlığın yüceltilmesinden ya da Dante’nin Cehenneme inişinin mitsel veçhelerinden bahsediyor. Mitleriyle bağını koparan toplumların yollarını kolaylıkla kaybedebileceklerinin altını çiziyor. Bu kitabı çevirirken bir yandan da içinde bulunduğumuz topluma dair mitlerin ve bu mitlerin yıkıcı/yapıcı etkilerinin neler olabileceğini düşünmeye başladım. Elbette ki bunları düşünürken içinde bulunulan coğrafyaya özgü mitler olduğu gibi evrensel olarak kabul görebilecek mitler olduğunu yahut yalnızca içinde bulunulan zamana hitap edenler olabileceği gibi ‘zamandışı’ olarak nitelendirilebilecek mitlerin de olduğu  unutulmamalı. Örneğin sosyal medya paylaşımları ya da bloglar, selfieler vs. üzerinden bir tür kişisel tarih yaratma çabası internet çağına özgü bir mit olabilir mi? Üniversiteden mezun olup ‘doğru düzgün’ bir işe girip çalışmak, kapitalizmin bizden beklediği şekilde tüketim toplumunun bir parçası olmak, iki yılda bir telefon değiştirmek nesiller boyunca Amerikan rüyası gibi farklı mitler aracılığıyla bilinçaltımızda yer etmiş olabilir mi? Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanı bir “mit-yıkıcı” mıdır? Mitler ve semboller sınıflar arasında farklılık gösteriyor mu; sözgelimi iPhone sınıfsal bir sembol olarak algılanabilir mi?

Buna benzer ucu açık soruların tek bir yanıtı olmayabilir elbette, fakat bizi varoluşumuz ve içinde bulunduğumuz ‘modern zamanlar’ üzerine düşünmeye zorladıkları da bir gerçek…

YAZININ İZİNİ SÜRMEK

Posted on: Cumartesi, Ocak 24, 2015

thomas bernhard

 

Yazının nereden geleceği belli olmaz. Bazen bir bakarsınız pazardaki sebze-meyve tezgahlarının üzerinden el kol ediyordur, çalışma masanızın çekmecesini açtığınızda pis pis sırıtırken görebilirsiniz onu; ısrarla kulağınızın dibinde hişt hişt edebilir, ya da Cansever’in gökyüzüne benzettiği, o hiçbir yere gitmeyen çocukluğunuzdan çıkagelebilir günün birinde…

Ama neyi nasıl yazarsak yazalım, kağıda dökülen metin içimizden bir parçayı barındırır mutlaka. Editörüm ve ahbabım Fahri Güllüoğlu, son şiir kitabı “Kriko” üzerine iki çift kelam ettiğimiz İstanbul’daki söyleşide bu düşünceyi – belki de bir şairden beklendiği şekilde – uç bir noktaya taşıyarak yazı uğraşını “kişisel tarih” olarak nitelemişti. Yazılan her satırla birlikte yazarın kendi içindeki dipsiz kuyuyu derinleştirmesi ya da “esere ait olmak” şeklinde de düşünülebilir bu söylem…

Ben kendimi her daim kurguya biraz daha yakın hissetmişimdir; fakat yazarken ister salt kişisel tarihimizden yola çıkalım ister tamamen kurgusal bir evren oluşturalım, satır satır ördüğümüz bu kozanın merkezine yığılan özün kelebeğe dönüşüp dönüşmeyeceğini belirleyen pek çok etmenden birinin de sahicilik olduğuna inanıyorum. İçten gelenin eğilip bükülmediği, herkese hoş görünsün diye yapay çabaların sarf edilmediği metinlerin ışıl ışıl parladığını ve önünde sonunda mutlaka okurunu bulduğunu düşünüyorum. Bunlar sürekli olarak aklımı kurcalayan ve elbette ki herkesin kendi yazı deneyimine göre farklı açılımlar getirebileceği konular.

En son Kurt Hoffmann’ın Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Thomas Bernhard’la Konuşmalar” başlıklı kitabını ikinci kez okurken Bernhard’ın beni neden bu denli etkilediğini düşündüm; kendi kendime verebildiğim yanıt yine aynı oldu: sahicilik. En iyi bildiği şeyi yazıyor Bernhard, yani kendisini. Uzayıp giden cümlelerinde, tekrarlarla kurduğu sağlam yapıyı ayakta tutan o görkemli öfkesinde öne çıkan şey her daim belli belirsiz bir tortu gibi zihinde yankılanıp duran bu çarpıcı sahicilik hissi oluyor.

“Yazarken her zaman bir araca gereksinimimiz vardır ki yazabilelim. Bu yalnızlık mı olur, bir ağaç mı, yoksa gübre yığını mı, bir insan mı, herhangi bir şeye takılır insan. Ama sonuç olarak hemen hemen her zaman kendine. Öteki şeylerin hepsi saçmadır. Bir köpek de bir ağacı ya da bir evin duvarını arar işemek için. İnsan yazmak istiyorsa, durum buna benzer, su dökmek gibi. O zaman bir şeyler arar, ama çoğunlukla kendi üzerine işer, çünkü en yakınındaki kendidir.”

Konuşmalar’dan alıntıladığım bu bölüm Bernhard’ın bu konudaki görüşlerini özetler nitelikte. Hayatı boyunca kurtulamayacağı bir göğüs hastalığının pençesinde geçirdiği gençlik yıllarında başlamış yazmaya Bernhard.

“Belki de on sekiz yaşında hastaneye yatırılıp orada yağlarla ovuluşumdur beni yazar yapan. Sonra yayladaki bir sanatoryumda aylarca yattım. Karşımda hep aynı dağ duruyordu. Hareket edemiyordum, bu can sıkıntısı ve karşımdaki dağla yapayalnız, aylarca ve aylarca kalışım – işte insan bu durumda ya çıldırır ya da yazmaya başlar.”

Neyse ki Bernhard yazmayı seçerek hastalığına, kitaplara, akrabalara, ödüllere, yazarlara, insanlara, “Eski Ustalar”a ve hemen her şeye karşı duyduğu bitimsiz öfkesiyle bıkıp usanmadan çalıştırdığı yazı makinesini ayakta tutmuş. Bernhard’ın, hayata gayrimeşru bir çocuk olarak adım attığı andan itibaren giderek derinleşen yalnızlığıyla öfkesini çarpıcı bir üslupla “üçüncü hamur kağıtlara” dökerek kurduğu otobiyografik yazı evreni, tıpkı az önce bahsi geçen sanatoryumda onun karşısında yükselen dağ gibi önümüzde dikilerek keşfedilmeyi bekliyor.

Charlie Hebdo’nun Düşündürdükleri

Posted on: Cumartesi, Ocak 17, 2015

İnsana olan inancımı kaybetmemek için her geçen gün daha büyük bir çaba sarf etmem gerektiğini hissediyorum. Her gün yeni bir yıkım, katliam ya da zulüm haberine uyanıyor, her akşam “acaba yarın neyle karşılaşacağız,” diyerek yatıyorum. Bu kadar çok nefret ve kötülüğe nasıl katlanabiliyoruz diye düşünerek umutsuzluğa kapılıyorum. Kötülük ve nefretin içimize işlemiş olabileceğinden korkuyorum artık. Epikuros’un kötülük problemi zihnimi tırmalamaya başlıyor, ama sonra – her zaman olduğu gibi – yardımıma Spinozist tanrı ve dünya görüşü koşuyor (…ki o apayrı bir hikaye).
Charlie Hebdo saldırısı ve Nijerya’da yaşanan katliam… Dehşete düşmeme ve kötülüğün dünyada nasıl rahatça kol gezebildiğini bir kez daha görmeme neden olan son iki olay! Olup bitenler yeterince dehşet verici değilmiş gibi, özellikle Charlie Hebdo saldırısı sonrasında verilen tepkilerle yapılan yorumlar umutsuzluğumu derinleştiriyor. Burada yalnızca tüm benliğimle karşı olduğum “Evet, ama…” yorumlarından değil, yaşanan acıları kıyaslayanlardan, hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam edebilenlerden, “Peygamberimize dil uzatılıyormuş dediler, kalktık geldik,” diyebilenlerden, herkesi provokatör olmakla suçlarken yazdığı üç satırın ikisinde nefret suçu ve hedef gösterme suçları işleyebilenlerden bahsediyorum. Geçtiğimiz Kasım ayında İstanbul’a gelip barış ve kardeşlik mesajları veren Papa Franciscus bile teşbih sanatını incelikli bir şekilde kullanarak “anneme küfreden tokadı hak eder,” minvalinde demeçler verebiliyor. İşte tüm bunlar bana bir kez daha katı olan her şeyin buharlaşması gerektiğini düşündürüyor. Evet; katı olan, değişmesi mümkün görülmeyen ve nasıl bir hayat süreceğimizi daha doğduğumuz an belirleyip zihinlerimizi kıskıvrak yakalamaya çalışarak bizi hiçbir şeyi sorgulamadan, kendimize ait tek bir düşünce dahi üretmeden yaşamaya zorlayan her şey buharlaşmalı. Yan yollara sapabilmeliyiz. Bize ne yapmamız gerektiğini, neye inanıp nasıl düşünmemiz gerektiğini dikte eden tektipleştirici her olguya, düşünceye, inanca, kuruma, töreye yahut kişi ya da kişilere karşı gelebilmeli ve bu düşüncelerimizi de özgürce dile getirebilmeliyiz. Bu noktada hepimizin Charlie ya da bir başkası olmamızın da önemi yok. Hepimizin farklı bireyler – ve Stirner’a atıfla – biricik insanlar olmamız, hayatı ve bize öğretilenleri kendi adımıza sorgulayarak düşünce üretmeye çabalamamız yeterli. Spinoza’nın belirttiği gibi, “Doğa, cemaatler, kavimler yaratmaz, sadece bireyler yaratır…” Ve bu bireylerin her konuda ama her konuda fikir üretmeye, konuşmaya, itiraz etmeye, görüşlerini bildirmeye, yazı yazmaya, karikatür çizmeye hakları vardır. Düşünce özgürlüğü bunu gerektirir. Düşüncelerin dile getirilmeden önce “acaba nereden ‘Evet, ama!’ itirazları gelecek,” korkusuyla saçma sapan süzgeçlerden geçirildiği bir yerde düşünce özgürlüğünden söz edilemez. Hem fiziksel hem de düşünsel farklılıklarımızı kabullenip hoşgörülü davranmayı öğrenemediğimiz taktirde insanın dünyadaki macerasının çok da uzun soluklu olamayacağını düşünüyorum.

İnsanın sınır tanımayan nefreti, anlayışsızlığı ve hoşgörüsüzlüğü elbette ki çok daha kapsamlı bir şekilde irdelenmesi gereken mevzular. Sıcağı sıcağına yazdığımdan şimdilik sadece düşünce özgürlüğüne değinmeyi uygun buldum.

Son bir ekleme: Leibniz’in Monadoloji’sinden ve Russell’ın aşağıdaki videoda verdiği mesajdan öğrenilecek çok şey var.

 

 

DOSTOYEVSKİ VE CİNLER

Posted on: Pazartesi, Aralık 29, 2014

Cinler

Cinler’i geçen ay okudum. Dostoyevski’yle üçüncü buluşmam bu. İki yıl önce Suç ve Ceza’yı, ondan önce de Beyaz Geceler’i okumuştum. Derinlikli ve hatta yer yer yoğun psikolojik çözümleme boyutuna varan karakter tahlilleri, mekanın önemsizliği, uzayan mizansen ve cümleler gibi yazınsal anlamda beğendiğim ve önem verdiğim alanlarda gelmiş geçmiş en güçlü yazarlardan biri olan Dostoyevski’yle neden bu kadar geç tanıştığımı ben de kendi kendime sorup duruyorum aslında. Bunun nedenlerine ayrı bir yazıda değinmemin daha doğru olacağını düşünüyorum. Şimdiki konumuz Cinler ve yazıya devam etmeden önce spoiler uyarısı yapmakta fayda görüyorum. Söz konusu bir Dostoyevski romanı olunca romanda neler olup bittiğini önceden bilmenin herhangi bir sıkıntı yaratmayacağını düşünüyorum, fakat benimle aynı fikirde olmayanlar bu yazıyı okumadan pas geçebilirler…

Dostoyevski Cinler üzerinde düşünüp çalışmaya 1868 yılında, yani 1867’de bir yıllığına Avrupa’ya gidip ekonomik sıkıntılar nedeniyle 1871 yılına kadar ülkesine dönemediği bir dönemde başlamış. Önceleri mektuplarında, Ateizm başlıklı çok önemsediği ve hatta yazdıktan sonra ölse dahi aktarmak istediği düşüncelerin çoğunu aktarmış olacağından bahsettiği bir metin üzerinde çalıştığını belirtirken zaman içinde bu tasarı Cinler’e dönüşmüş. Bu dönüşümün en büyük nedeni de 1869 yılının Kasım ayında Moskova’da genç öğrencilerden oluşan devrimci bir grubun lideri olan Sergei Nechaev tarafından işlenen cinayet olmuş. Suç ve Ceza’da radikal uçlara çekilen bireysel bir ideolojinin kişiyi cinayete sürüklemesi ele alınırken, Nechaev tarafından işlenen bu cinayete dair okuduğu haberlerden etkilenen Dostoyevski Cinler’in odağına baskın ve etkileyici bir karakter üzerinden ütopik bir sosyalist idealizmin neden olduğu bir cinayeti oturtmuş. Bu bağlamda Nechaev ile romanın ana kahramanlarından Pyotr Stepanoviç Verhovenski arasında benzerlikler olması da hiç şaşırtıcı değil.  Örneğin her ikisi de ‘büyük resme’ bakıyor ve dışarıdan herhangi bir itici güce ihtiyaç duymuyorlar; girdikleri ortamda bulunanları etkileri altına alabiliyor ve bunu yapmak için sahte bir geçmiş kurgulamakta sakınca görmüyorlar. Nechaev de Verhovenski de tamamen hayal ürünü olan bir sözde örgüte üye olduklarını ve çok yakında bir devrim gerçekleştireceklerini ifade ediyor. Dostoyevski aslında son derece tutucu biri. Ona göre liberalizmin her biçimi sakıncalı. Tüm idealler birer yanılsamadan ibaret çünkü idealleri ortaya atanlar da insan ve dolayısıyla herkes öyle ya da böyle kendini ya da başkalarını kandırmaya çalışıyor. Tutucu görüşleri ve liberalizm karşıtlığı konusunda olmasa da herkesin birbirini kandırmaya çalışması konusunda kendisine katılıyorum. Hatta tüm politik görüşlerin, partilerin ve ideolojilerin aslında temelde faşizan bir yanı olduğunu, savunulan düşüncelere karşıt görüşler ortaya atanlara başlangıçta ılımlı yaklaşanların dahi bir süre sonra tahammülsüz davranışlarla herkesi kendileri gibi düşünmeye zorlayacaklarına inanıyorum.

Dosto

Cinler tuhaf olarak nitelendirilebilecek bir ortamda eğreti bir gülünçlükle çarpıcı bir şiddeti harmanlayan bir roman. Eğreti gülünçlük dememin nedeni o alışılageldik Rus tuhaflıklarına bu roman boyunca da sık sık rastlıyor olmamız. Örneğin karakterler durup dururken birbirlerini tokatlayabiliyor ya da oldukça sıradan bir olaya abartılı tepkiler vererek bir anda bağırıp çağırmaya başlayabiliyorlar. Okuduğum diğer Rus romanlarında da buna benzer aşırılıklara rastladığımdan bu durumun Dostoyevski’ye değil de Rusların kişisel özelliklerine bağlamanın daha doğru olabileceğini bile düşünmeye başladım. Roman, küçük bir kasabada Pyotr Stepanoviç Verhovenski liderliğinde bir araya gelerek az önce bahsettiğim gibi Rus toplumu ve düzenini kökten değiştirmeyi hedefleyen gizli bir nihilist örgütün kontrolden çıkması sonucunda kendi içlerinden birini öldürmeye varacak çözülme sürecini ve tüm bu olayların etkilerini anlatıyor. Kitap oldukça yavaş bir tempoyla açılıyor. Metin başlangıçta Pyotr Stepanoviç’in babası Stepan Trofimoviç ve onun yanında yaşadığı kasabanın ileri gelenlerinden Varvara Petrovna’nın aralarındaki arkadaşlık ilişkisinden hareketle kitaptaki önemli pek çok karakter tanıtılarak asıl olaylara ve kitapta büyük önem taşıyan asıl karakterlerin metne dahil olduğu noktaya kadar uzunca bir girizgah şeklinde ilerliyor. Stepan Trofimoviç karakteri geçimini kasabadaki genç öğrencilere özel ders vererek sağlıyor, ancak sürekli maddi bir sıkıntı içinde olduğundan yıllar içinde yanında yaşamakta olduğu Varvara Petrovna’ya iyiden iyiye bağımlı hale gelmiş durumda. Stepan Trofimoviç de metnin ilerleyen bölümlerinde hikayeye dahil olan Pyotr Stepanoviç, ünlü yazar Karmazinov, Aleksey Nilıç (Kirillov) gibi liberal ve batıya dönük görüşlere sahip bir karakter. Varvara Petrovna ise yine metnin başkarakterlerinden biri olan Nikolai Stavrogin’in annesi; kasaba entelijansiyasının ileri gelenlerinden olan Pyotr, Stepanoviç, Liputin, Virginsky ve Şatov gibi karakterlerin toplantılarına ev sahipliği yapmaktan son derece hoşnut. Karakterleri tek tek tanıtıp olayları uzun uzadıya anlatmak istemiyorum; amacım yalnızca kitapta beni çok etkileyen birkaç karakterden, Dostoyevski’nin metne ustaca yedirdiği yine son derece ilginç fikirlerden bahsedip romanın bana göre son derece güçlü yanlarının yanı sıra yine bana göre daha zayıf olan yanlarından bahsedip bu mükemmel anlatıyı okuma isteği uyandırmak…

Öncelikle kitabı okurken aynı karaktere metin içinde farklı isimlerle hitap edilebildiğinden ve çok fazla karakter olduğundan bir karakter listesi oluşturmanızı salık verebilirim; böyle bir liste oluşturmak benim çok daha keyifli – ve de hızlı – bir okuma yapmamı sağladı. Burada kitaptan uzunca bir alıntı yapacağım, fakat kitabın temel meselesini çok iyi özetlediğinden yazıya dahil etmenin faydalı olacağını düşünüyorum. Gerçek hayatta Nechaev’in başı çektiği grubun işlediği cinayet kitapta Şatov adlı karakterin vahşice öldürülmesiyle  sonra işler Pyotr Stepanoviç’in beklediği gibi gitmez ve grupta çözülmeler olmaya başlar. Gizli örgüte mensup karakterlerden Lamşin polise gidip her şeyi tek tek anlatır ve tüm bunların neden yapıldığı sorulduğunda şöyle yanıt verir:

“Toplumun dayanaklarını düzenli bir çalışmayla sarsmak için, toplumu ayakta tutan her şeyi çürütmek için: Herkesin aklını başından almak, her şeyi birbirine karıştırıp işleri çorbaya çevirmek, böylelikle bozulan, sarsılan toplumu, hastalıklı, çürümüş, ahlaksızlaşmış, tüm inançlarını yitirmiş, ama öncü bir düşünce uğruna, kendi güvenliği uğruna yanıp tutuşan toplumu, isyan bayrağını kaldırarak; o dakikaya kadar gizliden gizliye çalışmış, elinden gelen her şeyi yapmış, tutunulabilecek zayıf noktaları araştırılmış olan beşliler ağına dayanarak toplumu bir anda avcunun içine almak için.” (s. 655)

Bu itiraf, Pyotr Stepanoviç’in hayali beşliler ağının hedeflediği toplumsal yıkımı özetler nitelikte. Pyotr Stepanoviç bu hedefine ulaşmak için herkesi işine geldiği şekilde kullanmaktan kaçınmaz. İnsanları etkileme gücüne rağmen grubun merkezinde olamayacağını bildiğinden bu rolü üstlenmesi için gözüne Stavrogin’i kestirir. Stavrogin’i bir lider olarak ortaya atabilirse başarabilecekleri kişiliğine uygun olarak aşırı bir heyecana kapılmasına ve – deyim yerindeyse – Stavrogin’in etrafında pervane olmasına sebep olur. Artık işine yaramayan insanları öldürmesi için para uğruna her şeyi yapabilecek olan Fedka’yı, en ince ayrıntısına kadar planladığı Şatov cinayetini örtbas edebilmek içinse Kirillov’u kullanır. Bu noktada da bence romanın en ilginç karakterlerinden biri olan Kirillov’dan biraz bahsetmekte fayda var. Kirillov insanları özgür kılmak için intihar etmeyi seçen bir karakter. Ölüm korkusu ve ölümden sonra neler olacağına dair belirsizlikler olmasa çoğu insanın da benzer şekilde intihar etmeyi seçeceğini düşünüyor. Yaşamın bir yalan üzerine kurulu olduğunu ve insanın bu nedenle mutsuzluğa yazgılı olduğunu düşünen Kirillov yanı zamanda bir mühendis; dolayısıyla da sürekli bir ikilem içinde: İnsanın yaşamını sürdürebilmesi için Tanrı figürünün var olması gerektiğine inansa da bunun mümkün olamadığını düşünüyor. Bu çelişkili düşüncelerle daha fazla yaşayamayacağını hisseden Kirillov insanlığı bu korkudan kurtarıp sonsuz özgürlüğe ulaştırmak için kendisini feda ederek intihar etmeye hazır. Tüm bu absürt fikirlerinin yanında Kirillov aslında içinde yaşadığı dünyaya da son derece bağlı olduğunu gösterecek davranışlar sergiliyor. Örneğin kitabın sonlarına doğru Şatov’un eski karısı beklenmedik bir şekilde ortaya çıkıp Şatov’dan olmayan çocuğunu doğurduğunda Kirillov’un aslında nasıl iyilik dolu ve çocukları seven bir yanı olduğunu da görüyoruz. Bu bağlamda Kirillov’un da tıpkı Şatov gibi Dostoyevski’nin insanların aynı anda hem iyi hem de kötü olabileceklerini göstermek için kullandığı karakterlerden biri olduğu da düşünülebilir. Bu noktada hazır Şatov ve eski karısından bahsetmişken sözü daha fazla uzatmadan romanın – bana göre – zayıf olan yanlarından bahsetmek istiyorum. Örneğin Şatov’un karısı Marie’nin kitapta neredeyse 500 sayfa sonra bir anda ortaya çıkması ve o ana dek son derece pasif bir görüntü çizen Şatov’un karısının ortaya çıkarak kendisinden olmayan bir çocuğu evinde doğuracak olması üzerine ona yardım etmek için deli divane olarak kendini paralaması bana pek inandırıcı gelmedi. Romanda bir anlatıcı sorunu da olduğunu düşünüyorum. Romanı anlatan karakter bizzat tanık olmadığı ve bilmesinin mümkün olamayacağı olayları, karakterlerin düşünce ve hislerini metin boyunca tanrı anlatıcıymış gibi aktarıyor. Dostoyevski’nin mizansen yaratma ve gerçek hayattaki görüşlerine ters düşen karakterleri dahi inandırıcı bir şekilde yaratma yeteneğiyse gerçekten muazzam. Kitap düello, yangın, Lebyadkinlerin ölümü Karmazinov’un konuşması, Şatov’un öldürülmesi, Kirillov’un intiharı gibi kusursuz bir şekilde aktarılan onlarca sahneye bölünebilir. Hele hele Kirillov’un intiharının anlatıldığı bölüm atmosfer nasıl yaratılır sorusunun yanıtı olarak okunabilir. Cinler’le ilgili daha pek çok şey söylenebilir. Her biri birbirinden farklı düşüncelerin kıskacı altında bir oraya bir buraya savrulup duran karakterler, Stavrogin’in ulus/tanrı ilişkisi üzerine düşünceleri, Şigalevcilik ve Stepan Trofimoviç-Şatov-Kirillov karakterlerinin birbirinden farklı inançlarıyla gerçekten son derece sarsıcı, akıldan uzun süre çıkmayacak bir roman. Hatta romanı bitirdikten sonra neredeyse iki hafta boyunca başka bir roman okumak istemedim diyebilirim.

Theme by Blogmilk   Coded by Brandi Bernoskie