İnsan Yüreğini Paspas Eden Ülke: Türkiye

Posted on: Cuma, Aralık 16, 2016

İçten içe çürüyüp duran bir toplumda yaşadığımızı artık kabullenmemiz gerektiğinin farkındayım. Asıl acı olan, bu toplumsal çürümenin bir tür ‘norm’ halini alması ve toplumun bazı kesimlerinden destek bulması. Ne idüğü belirsiz cemaatlerin, tarikatların hala varlıklarını devam ettirebildiği; insanların can güvenliğinin olmadığı ve yetkililerinin istifa etmek yerine ‘şehitlik’ payesi dağıtıp durduğu; küçücük çocukların tecavüzcüleriyle evlendirilmeleri gibi saçma sapan ve insanlıkdışı bir uygulamanın kanunlaştırılması için önerge veren insanların ‘milletvekili’ sıfatıyla görevlerine devam edebildiği, her gün başka bir acıya uyandığımız bir ülkede yaşıyoruz. Yozlaşma öyle bir boyuta ulaşmış durumda ki, trafikte ‘bana nasıl yol vermezsin!’ diyerek önünüzü kesen şehir magandalarınca tartaklanabilir ve hatta öldürülebilirsiniz (bu noktada, yayınlarını ilgiyle takip ettiğim Heretik Yayıncılık‘ın kurucusu ve genel yayın direktörü Levent Ünsaldı imzasını taşıyan şu yazıyı okumanızı tavsiye ederim). Yaşadığımız ülke maalesef – bu yazının başlığında da belirtildiği gibi – insanın yüreğini paspas etme konusunda çok başarılı.

Çevirisi İngilizceden yapılan kitapların orijinallerini okuyabileceğim halde bunu tercih etme konusunda her daim tereddüt etmişimdir. Yazdığım dilde okuduğumda kendimi daha rahat ifade edebildiğime inanırım. Tabii bu tercihim sürekli çeviri kitaplar okumak zorunda kalmamı gerektiriyor ki bu da zaman zaman zihnimdeki dil kanallarının tıkanmasına neden olabiliyor. Neyse ki bu gibi istenmeyen durumların üstesinden gelmek çok kolay. Tek yapılması gereken, Türkçenin eşsiz ustalarının kitaplarına gömülmek; deyim yerindeyse bu dil ustalarının kelimelerle kurdukları evrenlerde doyumsuz gezintilere çıkmak… Son birkaç haftadır üst üste çeviri kitaplar okuduğumdan olsa gerek, yine bir ‘dil kanalı tıkanması’ yaşayınca bu kez Türkçenin eşsiz ustalarından Salah Birsel’e sığındım.

salah-birsel

Bu ‘paspas etme’ ifadesi de Salah Birsel’in “Yapıştırma Bıyık” adlı kitabından (s. 86). Neredeyse nefes almadan iki Salah Birsel kitabı okuyunca ülkenin ‘paspas’ ettiği yüreğim ‘balkonlandı’ diyebilirim. Herkese tavsiye ederim.

Vonnegut’tan “Hokus Pokus”, sevgili dostum Sedat Demir’in Dedalus Kitap etiketiyle yayımladığı “Khasak Efsaneleri” ve Gao Xingjian’ın “Ruh Dağı” da ‘okunacaklar’ rafından göz kırpıp duruyorlar. Şuraya “Yapıştırma Bıyık”tan tadımlık bir paragraf iliştirip bitireyim o halde:

Yaşam yazarın önünde hasırcıarnavut karpuzu gibi koskoca ve dopdolu durur. Yazarın onu kütletmesi, kütürdetmesi için bıçağı eline alıp yüreğine saplaması yetişir.

Ne diyeyim, zaten ucundan kıyısından tutunmaya çabaladığımız şu acımasız dünyadan iyi ki Salah Birsel gibi ustalar geçmiş, geçiyor ve geçecek…

Karikatürkiye

Posted on: Pazar, Kasım 20, 2016

Kötü birer şaka sayılabilecek günler, haftalar, aylar yaşıyoruz. Hemen her gün, etrafımızı çevrelemeye çabalayan karanlığın biraz daha yayıldığına tanık oluyor, kendimizi çaresizlik içinde ‘ne yapmalı’ diye düşünürken buluyoruz. OHAL kapsamında yüzlerce dernek mühürleniyor, durmaksızın milli iradeden bahseden iktidar, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki rektörlük seçimleri sonrasında yüzde 86’lık bir oy oranına ulaşan Gülay Barbarosoğlu’nu değil de, seçime dahi girmeyen Mehmed Özkan’ı yeni rektör olarak atıyor, yazarlar, gazeteciler, avukatlar hapse atılıyor, gözlerimizin içine baka baka “tecavüzü meşrulaştıracağız” diyerek yasa tasarıları hazırlanıyor ve bir takım yarım-akıllı insan bu utanç verici saçmalığa kılıflar uydurmak için televizyonlarda boy gösterip yine gözlerimizin içine baka baka zırvalıyor!  Zaten ‘bir nefeslik’ olan yaşam alanımızın durmaksızın daraldığı hissine kapılıyoruz. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, Leonard Cohen de dünyadan göçüp gidenler kervanına katılıyor ve kendimizi ister istemez durup “Yaşam da yaşammış ha!” diye mırıldanırken buluyoruz. Daha ne kadar acı, utanç, ölüm ve savaş sığdırılabilir insanların yaşamlarına! Yükledikçe yüklüyorlar ve doyacak gibi de görünmüyorlar.

Yine de yaşam bizi her defasında şaşırtmayı başarıyor elbette. Hiç beklenmedik yerlerden akıl almaz mücevherler çıkarıveriyor karşımıza. Geçenlerde ben de böyle bir mücevherle karşılaştım.:”Karikatürkiye”.

karikaturkiye

Üç ciltlik bu mücevher diziyle bu denli geç karşılaşmış olmak elbette ki benim ayıbım, fakat zararın neresinden dönülürse kardır diyerek sayfalarının arasına daldım ve kelimenin tam anlamıyla kendimden geçtim… Kapak içindeki tanıtım yazısından:

Karikatürlerle Cumhuriyet Tarihi, dört yıllık özverili ve özenli bir çalışmanın ürünü. Ülkemizin tek karikatür tarihçisi Turgut Çeviker, Cumhuriyet’in 85 yıllık tarihi boyunca yayınlanmış bütün önemli gazete ve dergileri taradı. Yüzbinlerce karikatürü elden geçirdi. Seçilenler temizlendi, gereken yerlerde kısa açıklamalarla “desteklendi”. Sonunda, 150’den fazla karikatürcünün 1200’den fazla karikatürüyle Türkiye’nin siyasal ve toplumsal tarihi inşa edildi. 

 

Gerçekten inanılmaz bir çalışma ve muazzam bir emek ürünü. Eğer hala edinmediyseniz kesinlikle vakit kaybetmeyin derim. Karikatüre olan ilgim, yine Turgut Çeviker’in 1993-2003 yılları arasında çıkardığı Güldiken dergisiyle tanışmama dayanıyor. Güldiken de yayımlanmış her sayısını edinmeye çalıştığım dolu dolu bir dergi. Turgut Çeviker’e ne denli teşekkür edilse az diyerek en azından buradan kendi adıma teşekkürlerimi iletmek istiyorum…

guldiken

Turgut Çeviker’le yapılmış ve Notos dergisinde yayımlanmış bir söyleşiye de şu bağlantıdan ulaşılabilir.

Yalnızca karikatür sanatının incelikli muhalifliğinin keyfine varmak için değil, bu topraklarda yakamıza yapışmaktan bıkıp usanmayan karanlığın ve çarpık zihniyetlerin eninde sonunda tarih kitaplarının sayfaları arasında kalmaya yazgılı olduklarını görerek biraz olsun umut bulabilmek için de mutlaka edinilip baş tacı edilmesi gereken bir başyapıt Karikatürkiye…

Gombrowicz

Posted on: Salı, Kasım 8, 2016

Witold Gombrowicz, Vence fot. Bohdan Paczowski

Ötekileştirmenin ‘dibine vurduğumuz’, nefret söylemlerinin toplumsal söylevlere dönüşme eğiliminde olduğu, insanın insana yabancılaştığı, herkesin birilerini yaftalayıp bir takım kalıplara sıkıştırdığı ve bu da yetmezmiş gibi kendi zihinlerindeki bu kalıplara duydukları öfkeyi,  o kalıplara sıkıştırdıkları insanlara yönelttikleri bir döneme, canım Gombrowicz’den bir derkenar:

“Dün Teodolina’da üç adam (birisi tıraşlı, öteki bıyıklı, üçüncüsü sakallı), Uzakdoğu’daki politik durum hakkında anlaşamadıkları için çok şaşırmışlardı. Ben de onlara dedim ki, “Sizin konuşabildiğinize şaşırıyorum. Her biriniz insan yüzü için değişik bir çözüm sunuyor ve değişik insan anlayışını kişiselleştiriyorsunuz. Eğer, sakallı olmak uygun düşüyorsa, tıraşlı veya bıyıklı olmak canavarlıktır, soytarılıktır, yozlaşmışlıktır dolayısıyla absürddür; yok eğer tıraşlı olmak adamlıksa, canavarlık, alçaklık, saçmalık ve domuzluk sakaldadır.

Davranın! Ne duruyorsunuz? Dövüşe başlayın!”*

(* Günlük, Witold Gombrowicz, Yapı Kredi Yayınları, s. 140-141) 

Dovlatov

Posted on: Pazartesi, Kasım 7, 2016

dovlatov

Bugünlerde aklımda, kağıt üzerinde neye benzeyeceğini görmek istediğim bir fikir dönüp duruyor: evrenin öte ucunda bir yerlerde, barışçıl bir medeniyet varsa ve günün birinde Dünya üzerinde neler olup bittiğini incelemek üzere bir ajan (ona şimdilik X1 diye hitap edelim) gönderseler, zavallı X1 burada geçireceği birkaç ay sonrasında gezegendaşlarına dünyamız ve insanlar hakkında ileteceği raporlara neler yazardı acaba? Öncelikle, “her sabah istemeye istemeye, hiç hoşlanmadıkları bir takım şeyler yapmak üzere toplu halde bir yerden bir yere gidip günün sonunda oradan yine toplu halde sabah başladıkları yere dönüyorlar” derdi herhalde. “Araba adını verdikleri bir araca biniyorlar ve bu aracı kullanabilmek için ihtiyaç duydukları petrol adı verilen kapkara sıvı için türdaşlarını öldürüyorlar” da derdi muhtemelen. “Bir takım yerlerde nesillerini sürdürecek yavruları açlıktan ölürken daha başka yerlerde tüketimin dibine vuruyorlar”ı da eklerdi sanırım. “Devlet adını verdikleri bir kurum üzerinden her türlü zulmü meşru kılıyorlar” da demesi gerekirdi. Şöyle kısa bir süre düşünününce, sevgili X1’in raporunda insan olduğumuz için utanmamız gereken şeylerin, gurur duymamız gerekenlerden fazla çıkması dahi mümkün olabilir gibi geliyor bana.

Ülke olarak, insanlık adına utanç duymamız gereken karanlık bir dönemden geçiyoruz. Okuyan, düşünen, özgürlük, barış ve demokrasi isteyenlerin açıkça tehdit unsuru olarak görüldüğü, hiçbir muhalif görüşe bırakın değer verilmesini, bu görüşlerin ifade edilmesinin bile istenmediği; yazarların, medyanın, gazeteci ve hukukçuların susturulup ülkeyi geri dönüşü olmayan bir karanlığa sürüklemeye çalışan iktidarın kendini kaybedişine şahit oluyor, hem kendimizin hem de çocuklarımızın geleceğine dair endişe duymaktan fazlasını yapamıyoruz. Toplum korkutucu bir şekilde kutuplaştırılırken insanlar artık neredeyse faşizmin yanında olanlar ve olmayanlar şeklinde ikiye ayrılıyor. Sosyal medya üzerinden ortaya konan nefret söylemlerine her geçen gün daha çok maruz kalıyoruz ve ben her defasında – saflık olarak nitelendirilebilecek bir hayretle – dünyayı yaşanmaya değer kılan şeylerden birinin de farklılıklarımız olduğunu nasıl olup da göremediklerini düşünüp dehşete kapılıyorum. Oysa atılması gereken en güçlü adımlardan biri de geçmiş hesapların, öfkelerin, hırsların ve hesap sormaların bir kenara bırakılarak en azından “tehlike” alt edilinceye dek ortak bir paydada birleşmek olacaktır. En etkili sloganlardan biri de bunu anlatmaya çalışmıyor mu: “ya hep beraber, ya hiçbirimiz!”…

Sokağa adım atar atmaz yahut neler olup bitiyor diye merak ederek haberleri takip eder etmez bizi kuşatıp neredeyse paçalarımıza asılarak aşağıya çekmeye çabalayan bu korkunç dönemden biraz olsun uzaklaşabilmek için yine edebiyata, kitaplara, yazarlara sığınma yolunu seçiyorum.

puskin-tepeleri-dovlatov

“Puşkin Tepeleri”ni bitireli birkaç gün oldu. İlgiyle takip ettiğim Jaguar Yayınları, “Puşkin Tepeleri”ni özenli bir kapak çalışması ve çok iyi bir çeviriyle yayınlamış. Çevirmen Ayşe Hacıhasanoğlu orijinal Rusçadan çevirmiş ve bence çok iyi bir iş çıkarmış. Etkileyici bir roman. Dozunda bir mizahla aktarılan çarpıcı bir melodram denebilir. Yazarın hayat hikayesini düşününce, otobiyografik özellikler içerdiğini tahmin etmek güç değil. Özellikle karısı ve çocuğunun onu bırakıp Amerika’ya gitme kararı verdiğinde hissettiklerini anlattığı bölümler oldukça çarpıcı. Dovlatov da hayatı boyunca ülkesine çöken karanlıkla mücadele etmiş ve bu sürecin neden olduğu acıları sırtlamak zorunda kalmış bir yazar.

bavul-dovlatov

Dovlatov’la “Bavul” adlı mücevher kitabıyla tanıştım. Hayran kaldığım ve çok kısa bir süre içinde tekrar okuduğum bir romandı “Bavul”. Yazarın Amerika’ya göç etmeye zorlanması üzerine sadece bir bavulla yola çıkıp geçmişine ait her şeyi geride bırakışını anlatıyor Dovlatov bu romanda. Bavulundaki nesneler üzerinden hem kendi geçmişiyle hem de ülkesinde maruz kaldığı baskıcı rejimle hesaplaşıyor Dovlatov; tabii mizahı ve güçlü bir anlatımı elden bırakmadan… Trajik olayları mizahi bir dille anlatmayı, yani deyim yerindeyse okuru ‘ters köşe’ yapmayı ve bunu yapan metinleri hep sevmişimdir. Aslan Asker Şvayk da bu tür kitaplara verilebilecek örneklerden biri. Ayrıca Bavul‘daki öykülerden her birinden sonra, durup düşününce aslında metne ve anlatılan olaya dair çok daha derin duygu ve düşüncelere kapıldığımı, fakat okurken bunun her nedense farkına varamadığımı hissettiğimi söyleyebilirim. Bu da yazarın büyük bir başarısı kanımca.

Coğrafya ve tarihsel dönemler değişse de hikayelerimiz maalesef değişmiyor. En acısı da, X1’in gezegenine umut dolu raporlar iletmesini sağlamanın elimizde olduğunu bilmeme rağmen bunun asla olamayacağına neredeyse emin olmam…

Yazının ‘Yer’i

Posted on: Pazar, Ağustos 7, 2016

Borges şöyle diyor, “İnsan yaşadığı yeri yıllar boyunca şehirlerin, krallıkların, dağların, körfezlerin, gemilerin, adaların, balıkların, odaların, aletlerin, yıldızların, atların ve insanların resimleriyle doldurur. Ve ölümünden kısa bir süre önce fark eder ki, sabırla oluşturduğu bu labirentin çizgileri aslında kendi yüzünü resmetmektedir.”

Metinlerinde sıklıkla labirentlere, aynalara ve alegorilere yer veren Arjantinli bu büyük yazarın ifadesi, aşağıdaki gibi ufak bir değişiklik yapıldığında da kanımca geçerliliğini korumaya devam eder:

“İnsan yazdığı metinleri yıllar boyunca şehirlerin, krallıkların, dağların, körfezlerin, gemilerin, adaların, balıkların, odaların, aletlerin, yıldızların, atların ve insanların anlatılarıyla doldurur. Ve ölümünden kısa bir süre önce fark eder ki, sabırla oluşturduğu bu labirentin satırları aslında kendi hikayesini anlatmaktadır.”

Yazdıklarımızdır otobiyografimiz demiştim. Ben buna içtenlikle inanıyorum. Metni yazıp tamamlayan kişi yıllar sonra yazdıklarına dönüp baktığında o satırları yazarken neler düşlediğini, o dönem hangi konulara ilgi duyduğunu, hangi kitapları okuduğunu, nereleri gezip gördüğünü, kimlere aşık olup kimlerle tartıştığını anımsayabilir. Böylelikle yazan kişinin, kendi satırları arasında kendine alternatif bir evren tasarladığı ve her bir satırın, paragrafın ya da sayfanın bu evrenin farklı bölgelerine uzanan caddeler olduğu düşünülebilir. Kurmaca yerlerin gerçek yerlerle özdeşleştirildiği ya da daha önce bir yerlerde var olduğuna gerçekten inanıldığı için düşlere, ütopyalara ve yanılsamalara yol açan topraklar ve yerler dahi vardır ki bunlarla ilgili ayrıntılı bilgiye Umberto Eco’nun kapsamlı Efsanevi Yerlerin Tarihi adlı kitabında ulaşabilirsiniz.

Yazıya geçirilen yerler ister hayali ister gerçek olsun, bir de bunların kağıt üstünde iğne oyasından farksız bir şekilde işlendiği yerler vardır ki bence bu yazı mekanlarına dair yapılacak kapsamlı bir çalışma benim gibi meraklı pek çok okurun ilgisini çekecektir.

Stendhal’in ‘Parma Manastırı’nı 52 günde yazdığını ya da Sartre’ın ‘Varlık ve Hiçlik’ gibi bir eseri sadece birkaç ay gibi akıl almaz bir sürede yazdığını öğrendiğimde şaşkınlığa kapıldığımı anımsıyorum. Yazarken genellikle zorlanırım. Elimde kalem varsa sık sık durup kalemi evirip çevirir etrafima, gelip geçenlere ya da öylece boş boş havaya bakarım. Baktım ki o da olmuyor kalkıp dolaşırım. Dönüp dönüp yazdıklarımı okur, aslında bunları çok daha güzel bir şekilde ifade edebileceğimi düşünüp kendi kendime kızarım. Metinlerini bir başkasına dikte ettiren yazarları anlayamam.

Bir dönem, yazabilmek için çeşitli ritüellerim vardı. Rahat bir sandalye, büyükçe bir masa, tek başıma kalabileceğim sessiz fakat tercihen keyif aldığım bir müziğin arka planda hafif hafif çaldığı oda sıcaklığında bir mekan, çalışmaya başlamadan önce içilen buz gibi bir soda, 45 derece açıyla esen meltem vs. vs.

Elbette ki bir önceki paragrafta yazdıklarımın – eskiden ‘ritüellerim’ olması dışında – doğruluk payı yok. Hatta Aziz Nesin’e dair bir belgeselde, yazarların sıkı sıkıya bağlı oldukları yazma alışkanlıklarını tiye aldığı bölüme de ufak bir gönderme…

Banville Office

Çok sevdiğim ‘Deniz’ adlı romanın yazarı John Banville’in çalışma odası.

 

Yıllar içinde, para kazanmak için yaptığım çeviri işlerinin artması sonucunda, yazıya ayırabildiğim sürenin azalmaya başladığını fark edince alışkanlıklarımı da değiştirmem gerektiği gerçeğiyle yüzleştim. Her daim yanımda taşıdığım not defterlerinin boyutlarını büyütüp vapurda, parkta, kitapçılarda yazabilmeye başladım. Şimdiyse, hem el yazımın berbatlığı nedeniyle hem de elektronik ortamda çok daha hızlı çalışabildiğimden, ‘bulut’ta depoladığım dosyaları kullanıyorum ve böylece her an her yerde – gerekirse cep telefonum üzerinden dahi – erişip kaldığım yerden devam edebiliyorum. Her ne kadar cep telefonlarıyla sürekli haşır neşir olanları – ki zaman zaman buna ben de dahilim – Mehmet Ali Kılıçbay’ın mükemmel benzetmesiyle ‘yem torbasına düşmüş atlara’ benzetsem de şimdilik bulabildiğim en iyi çözüm bu.

Bir Temmuz Günü Deniz Kıyısında

Posted on: Çarşamba, Temmuz 27, 2016

Rahatlatıcı bir rüzgar esiyor. Uzakta, Samos Adası puslu bir hayal gibi. Buradan bakıldığında, denizin orta yerine bırakılmış şekilsiz bir kaya yığınından farksız. Kırmızı mayolu bir erkek çocuk sarı renkli bir topla oynuyor kumların üzerinde. Eliyle, ayağıyla, başıyla, tüm gövdesiyle oyunun içinde. Boyuna göre uzun, ince kollarını sağa sola uzattıkça olduklarından daha da uzunmuş gibi görünüyor her biri. Pembe mayolu küçük bir kız sahil boyunca koşuyor. Yüzünde ciddi bir ifade var. Hemen arkasında iri yarı, çok şişman bir adam başı önde ıslak kumlara bakarak ağır ağır ilerliyor. El ele tutuşan, çiftler, bisikletliler, kumlara Excalibur gibi saplanmış rengarenk şemsiyelerin altına sığınmış üç-beş kişilik aileler… Çok uzakta, açıklarda bir yerde hızla ilerleyen motorun arkasına takılı ipe bağlı bir paraşütün ucunda, dünyayı epey yukarıdan izleyen birileri var. Yukarıdan, o kadar yüksekten nasıl göründüğümüzü merak etsem de, yükseklik korkumdan ötürü bunu asla öğrenemeyeceğimi biliyorum. Yine de, rüzgarla bir, bulutsuz gökte usul usul süzülen paraşütü izlemek beni rahatlatıyor. Ve tabii, kıyıya vuran dalgaların sesi de öyle… Hiç durmadan devinen dalgalara baktıkça, hiç yaşlanmayan Efesli Herakleitos geliyor aklıma. Kızım yanımda, yaz için verilmiş ev ödevlerini yapıyor. Üzerinde çiçekli, boyundan bağlı, sırtı açık bir bluzla kot şort var. Artık ona her bakışımda çok çabuk büyüdüğünü düşünüyorum.
Tüm bunlar olup biterken, içimde yazmak için dayanılmaz bir arzu duyuyorum. Tıpkı kabarıp kabarıp sahili döven dalgalar gibi aniden yükseliveriyor bu duygu ve koşa koşa kalem kağıt ararken bir yandan da ‘Neden?’ diye soruyorum kendime. Neden herkes gibi ayaklarımı uzatıp manzaradan parçaların tadını çıkarmak varken bir şeyler yazmam gerekiyor.

Öteki Renkler

Orhan Pamuk’un “Öteki Renkler” başlıklı kitabının Önsöz’ü şu cümleyle başlıyor: “Mutlu olabilmem için her gün bir miktar edebiyatla ilgilenmem gerekiyor.” Benim – ve tanıdığım pek çok ahbabım – için de geçerli bir cümle bu. Gün içinde birkaç sayfalığına dahi olsa ‘iyi’ bir kitabın dünyasında dolaşmak ya da birkaç ‘iyi’ cümle yazabilmek önemli. Yaşadığımız dünyayı bu cümleler anlamlı kılıyor. Kağıt üzerinde satır satır yeni bir dünya kurmak, zihnimde dolaştırmaktan asla sıkılmadığım fikirlerin yavaş yavaş gözle görülür bir hal aldığını görmek bana bir an için dahi olsa her şeyi unutturabiliyor. Zor bir dönemden geçiyoruz diyeceğim fakat yaşadığımız topraklar üzerinde zor olmayan bir dönem geçmediği de ortada. Suruç katliamından bu yana hemen her gün yeni bir gündeme uyanıyor, “bugün nerede bir bomba patlayacak”, ya da “bakalım ekranlarda ‘Son Dakika’ bayrakları ne zaman dalgalanmaya başlayacak” diye düşünürken buluyorum kendimi. Sürekli olarak kutuplaşan/kutuplaştırılan bir ülkede yaşıyor, en son Brexit ile birlikte küresel boyutta yükseldiği iyice belirginleşen milliyetçi söylemlere ve evinden barkından olan mültecilere ya da sokaklarda bir lira için dilenmek zorunda kalan çocuklara karşı giderek artan faşizan nefret söylemlerine hayret ediyorum. Ve tüm bu yaşananları anlamlandırabilmek için kağıt kaleme sarılıyorum. Kendimi orada, satırların arasında kurduğum hayali dünyada, dışarıda olduğundan çok daha iyi hissediyorum.

Son altı-yedi aydır da, kendime bu kez bir romanın – daha doğrusu bir novellanın – satırları arasında yeni bir dünya kurmaya çabalıyorum. Kelimenin tam manasıyla ‘çabaladığım’ doğru, çünkü bu geçen altı-yedi ay içinde, o ana dek yazdığım her şeyi silip atarak, metne üç kez baştan başladım. Farklı anlatım biçimleri ve anlatıcılar deneyerek en nihayetinde anlatmak istediğim hikayeye uygun bir kıvam tutturmayı başardığımı düşünüyorum (ya da en azından öyle düşünmek istiyorum). Roman yazmaya çabaladığım için de, neredeyse iki aydır Orhan Pamuk okuyorum. “Saf ve Düşünceli Romancı”nın ardından “Kafamda Bir Tuhaflık”ı okudum. Şimdiyse okumaya bir türlü fırsat bulamadığım “Kar” adlı romanını okumayı planlıyorum. “Saf ve Düşünceli Romancı”da kitabın adından başlayarak ortaya koyduğu ayrımı – romancılar özelinde – ilk ortaya atanın kendisi olup olmadığını bilmiyorum ki bunun da pek fazla önemi yok çünkü kitabı bütün olarak değerlendirdiğimde son derece başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Derdini ve romancılık üstüne edindiği birikimi oldukça yalın bir dille anlatmış Pamuk ve kitabı okurken bunun aslında ders notları toplamı olduğu hissine bir kez olsun kapılmadım. Bu iki kitap hakkında belki sonra daha ayrıntılı bir şeyler yazabilirim fakat şimdilik derdim onlar değil de, bir temmuz günü deniz kıyısında otururken beni aniden yazı yazmaya iten o tuhaflık.

Salman Rushdie

‘İyimser olduğum için mi yazıyorum acaba’ diye düşünürüm bazen. Bir takım okurların benim yazdıklarımı okuyacaklarını, kağıt üzerinde kurduğum dünyayı ve ortaya koyduğum fikirleri bir an için dahi olsa ilgi çekici bulabileceklerini düşünmek, buna içtenlikle inanmak bana iyi hissettirir. Ne de olsa kitaplar aynı zamanda görünmez dostluk bağları kuran nesnelerdir de… Kimi zamansa içinde yaşadığımız dünyaya ve hayatın eşitsizliklerine, acımasızlıklarına karşı korkunç bir kötümserlik ve hatta öfkeyle sarılırım kağıtla kaleme. Bu gibi anlarda kitapların toplum ve birey üzerindeki ‘kurucu’ rollerini düşünür, bunun bir safsatadan ibaret olduğu fikrine kapılırım. Yüzlerce yıldır doldurulan milyarlarca kağıt sonrasında hiçbir şeyin değişmediğini görüp huzursuzluğa kapılırım. Hatta, tıpkı Salman Rushdie’nin büyük tartışmalara yol açan Şeytan Ayetleri kitabı örneğinde olduğu gibi, ‘kuruculuk’ şöyle dursun, zaman zaman yıkıcı etkileri olduğu bile söylenebilir. Yazamadığım zamanlarda yazamadığım için, yazabildiğim zamanlardaysa “daha iyisini yazabilmeliyim” diyerek kendi kendimi bir türlü rahat bırakmadığım gelir aklıma. Yazmak sonu gelmeyen bir işkence gibi görünür. Ama neyse ki bu gibi anlar çok kısa sürer. Gelip geçicidirler ve öyle olduklarını bilirim. Asıl çarpıcı olansa, bu gibi ‘yıkıcı’ hislerin üstesinden yine ancak yazarak ve okuyarak gelebilmektir.

Kimi zamansa, unutmamak için mi yazıyorum diye sorarım kendime. Yazdıkça belleğimizi kağıda döker, orada hiç beklemediğimiz farklı biçimlere büründüğünü şaşkınlıkla görürüz. Edebiyat, yazarın belleğidir; yazdıklarımızsa otobiyografimiz. Öyle ya, bu metnin ilk paragrafında birkaç cümleyle aktardığım sahilde top oynayan erkek çocuğu, pembe mayolu kızı ve onun arkasından yürüyen o çok şişman adamı bir daha asla unutmayacağımı biliyorum. O satırları her okuduğumda hafif hafif esen rüzgara kapılıp kendimi Kuşadası sahilinde Samos Adası’na bakarken bulacağıma eminim.

Bu soruya, yani ‘Neden yazıyorum?’ sorusuna ömrüm boyunca defalarca kez dönüp belki de her seferinde farklı yanıtlar vereceğimi biliyorum, fakat şu an için bana en iyi hissettiren yanıt ‘mutlu olmak’. Evet, mutlu olmak için yazıyorum. Kendimi mutlu etmek, kendime kağıt üzerinde aslında hiç olmayan masallar yaratıp gerçekten ait olduğumu hissettiğim sözcükten dünyalar kurabilmek için…

Öndeyiş

Posted on: Perşembe, Ekim 1, 2015

yevgeni_yevtushenko

Bambaşka bir insanım ben,

hem çalışkan

hem tembelim,

bir amacım var ama amaçsızım yine de!

Elim her işe yatmaz öyle,

beceriksizim,

utangacım, kabayım,

hem kötüyüm

hem iyiyim.

Kutuplar birleşir içimde

Doğu’dan Batı’ya kadar,

kıskançlıktan sevince kadar.

Bilirim, böylesi sevilmez insanın,

ama asıl değerli olan

bana kalırsa kutuplardır!

Saman yüklü bir kamyon gibi

yüklüyüm ben de.

Sesler arasında uçarım,

dallar arasında uçarım,

ışıklar arasında,

cıvıltılar arasında uçarım,

gözlerim kelebeklerle dolu,

samanlar taşar her yanımdan.

Bütün canlıları selamlarım!

Tutkuluyum, ateşliyim, coşkunum!

Sınırlar dikilmiş önüme;

bilmiyorum Buenos Aires’i, New York’u,

bilmek isterim;

Londra sokaklarında gezmek

ve kırık dökük İngilizcemle

canım kimi çekerse

onunla konuşmak isterim.

Çocuklar gibi asılıp bir tramvaya

dolaşmak isterim sabahları Paris’te.

Sanatın da, benim gibi,

çeşitli yanları olsun isterim;

yorsa da sanat beni,

canımı çıkarsa da,

kuşatılmış olmak isterim sanatla.

Her şeyde kendimi görürüm biraz;

yakınlık duyarım Yesenin’e,

Walt Whitman’a,

bütün çalgıları avucunda tutan

Moussorgski’ye

ve el değmemiş çizgisini götüren Gauguin’e.

Kayak yapmayı severim kış gelince,

uykusuz gecelerde şiir yazarım;

sevmediklerimle alay etmeyi

ve tutup bir kadıncağızı

derenin bir kıyısından öteki kıyısına geçirmeyi

severim.

Kitaplara dalarım, çalı çırpı taşırım;

umutsuzluğa kaptırırım kendimi bazen,

ne istediğimi bilmez olurum

Ağustos’un kavurucu sıcağında

buz gibi bir karpuz dilimini

kemirmek hoşuma gider.

Ölüm aklıma bile gelmez,

şarkı söylerim, içki içerim,

kollarımı açıp çimenlere uzanırım,

bu koskoca dünyada bir gün ölürsem

dünyanın en mutlusu olarak öleceğim.

Yevtuşenko – 1957

Türkçesi: Ülkü Tamer

 

 

“Dakika Atlamadan”

Posted on: Salı, Eylül 29, 2015

Melih Cevdet Anday

 

Melih Cevdet’i, “Gizli Emir” adlı romanıyla tanıdım. Belirsiz bir zaman ve mekanda geçen bu distopik romanda kentliler, “nereden ve ne zaman geleceği belli olmayan Gizli Emir’i” beklemektedir. Yayımlandığı dönem olan 1970 yılı için oldukça farklı bir metin olduğunu düşünmüştüm okurken. Sonrasındaysa felsefi artalanı sağlam, neredeyse kendi kendini mitleştiren şiirlerini okudukça Melih Cevdet’e olan ilgim derinleşti. Yalçın Armağan tarafından hazırlanan ve birinci baskısı Everest Yayınları’nca Mart 2015’te yapılan “Dakika Atlamadan – Söyleşiler” kitabını da geçtiğimiz hafta okudum. Kaliteli baskısı ve Melih Cevdet külliyatına özgü kapak tasarımıyla da göz dolduran kitap boyunca Melih Cevdet’e o dönemin yazın ve eleştiri dünyasındaki önemli isimler de eşlik ediyor. Oktay Akbal, Adnan Benk, Tahsin Yücel, Memet Fuat, Fethi Naci, Atilla Özkırımlı ve daha niceleri… Melih Cevdet’in, Garip döneminden başlayarak şiir anlayışındaki değişimlerden çağdaş uygarlığa, ilkel toplumlardan Eski Yunan ve Anadolu kültürüne, mitlere, klasik metinlere ve bir ozanın dil anlayışına varıncaya değin pek çok konuya dair fikirlerini leziz bir üslupla aktardığı ufuk açıcı söyleşilerin tadına doyum olmuyor gerçekten. Hele Adnan Benk, Nuran Kutlu ve Tahsin Yücel’in yaptığı “■ ile ▲ Arasında Melih Cevdet Anday” başlıklı söyleşi, şiir çözümlemesi nasıl yapılır sorusunu yanıtlayan bir ders niteliği taşıyor. Kitaba dair notlarımdan bazıları şöyle:

Hiç şüphe etmeyin, yazarın kalemi ile geçinmesi gerektiğine inanıyorum.

Sanatçı, yaratıcılık yolunda kendine sıkı kurallar, öğretiler koyar; deneylere, araştırmaklara girişir; kendini esilerine bırakmaz, tersine esilerini yönetir.

Sanat uzun bir yoldur, onu göze almayan, sanatta gününü gün etmek isteyenlerdir. Bir yeğleme sorunu.

Zevksizliğe, bayağılığa, orta malı olana karşı bir savaştır sanat.

Ressam her şeyden önce çok iyi bir resim seyircisidir, böyle olduğu için de en azından kendisi için resim yapar.

Alıştığımız şeylerdedir olağanüstü.

Noktalama işaretleri düzyazının gelişimini vurgular. Bu ise mantıksal düşüncenin ortaya çıkması demektir. Noktalı virgül Batı’da 12. yüz yılda ortaya çıkar, virgül 8. yüz yılda.

Şiir birleştire birleştire yazılmaz, ayıklaya ayıklaya yazılır.

Daha not edilecek, altı çizilecek, başucunda tutulup tekrar tekrar okunacak öyle çok bölüm var ki, kitabın sayfaları arasında dolaştığım süre boyunca keşke Melih Cevdet’in, “Bütün bir gece uykusuz kalsam, anlatsam” dizeleri gerçek olabilse diye düşündüm. Evet; keşke Melih Cevdet geceler boyu anlatsa ve ben de onu dinleyebilsem…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Camus / Defterler-I Üzerine Okuma Notları

Posted on: Cuma, Temmuz 10, 2015

Defterler-I

Her ölüm erken ve her liste biraz eksiktir. “Edebiyat Anlayışımdaki 5 Kırılma Noktası” başlıklı yazıyı yazdıktan sonra Albert Camus’yü nasıl olup da listeye eklemediğime şaşıp kalınca, Camus için ayrı bir yazı yazma gereği hissetmiştim. Geçtiğimiz hafta Camus’nün aldığı notları ve düşüncelerini topladığı “Defterler”inin I. cildini okuyunca bunun, Camus’ye dair ilk yazıyı yazmak için yeterli bir bahane olduğuna karar verdim. Belki de bunun nedeni Camus’yü, sevdiğim bir yazar olmasının ötesinde, dünyaya bakışımı etkilemiş bir düşünür olarak içselleştirmiş olmam; zira benim için Camus’nün yeri gerçekten çok ayrı ve salt edebiyatla sınırlı değil.

“Sisifos Söyleni” adlı kitabıyla birlikte tanıştığım ‘saçma’ düşüncesi beni ilk okuduğumda da derinden etkilemişti. Nihai bir hedefin olmadığı, neyi neden yaptığımıza dair makul bir açıklama getiremediğimiz, beklentilerimizin her daim ‘gerçekle’ uyumsuz olduğu ancak yine de tüm bu anlamsızlığa rağmen yaşamaya ve hatta mutlu bir şekilde yaşamaya devam etmemiz gerektiği fikri, hayata dair kendi düşünce/hislerimle o denli örtüşüyordu ki Camus benim için diğer tüm düşünür/yazarlar arasında çok özel bir yer edindi. Hatta halihazırda, Camus’nün bu temel izlekleri üzerinde şekillendirmeye çalıştığım düşüncelerimi temel alan bir novella kaleme almaya çabalıyorum…

Çok sonra, Camus’nün ‘saçma’ düşüncesine benzer ifadelere hiç beklenmedik bir yerde, Eski Ahit kitabı Ecclesiastes’te de rastladım.  ‘Vaiz’ yahut bazı çevirilerde ‘Derlemeci’ olarak geçen ve Kral Süleyman tarafından yazıldığı düşünülen bu kitap “Her şey boş, bomboş, bomboş!” diye başlıyor. En bilinen bölümüyse şöyle:

“Her şeyin mevsimi, göklerin altındaki her olayın zamanı vardır.

Doğmanın zamanı var, ölmenin zamanı var.
Dikmenin zamanı var, sökmenin zamanı var.

Öldürmenin zamanı var, şifa vermenin zamanı var.
Yıkmanın zamanı var, yapmanın zamanı var.

Ağlamanın zamanı var, gülmenin zamanı var.
Yas tutmanın zamanı var, oynamanın zamanı var.

Taş atmanın zamanı var, taş toplamanın zamanı var.
Kucaklaşmanın zamanı var, kucaklaşmamanın zamanı var.

Aramanın zamanı var, vazgeçmenin zamanı var.
Saklamanın zamanı var, atmanın zamanı var.

Yırtmanın zamanı var, dikmenin zamanı var.
Susmanın zamanı var, konuşmanın zamanı var.

Sevmenin zamanı var, nefret etmenin zamanı var.
Savaşın zamanı var, barışın zamanı var.”

Ancak tabii ki de, Eski Ahit’teki bir kitaptan beklendiği üzere, Ecclesiastes metninin sonunda her şey bir şekilde Tanrı’ya bağlanıveriyor. Şöyle ki:

“Her şey duyuldu, sonuç şu:

Tanrıya saygı göster, buyruklarını yerine getir,
Çünkü her insanın görevi budur.

Tanrı her işi, her gizli şeyi yargılayacaktır,
İster iyi ister kötü olsun.”

Hatta, bu satırlardan hemen önce şöyle bir ironik öneri de getiriliyor:

“Çok kitap yazmanın sonu yoktur, fazla araştırma da bedeni yıpratır.”

Neyse ki Camus bu fikri çok farklı yerlere taşıyarak Sisifos’a bağlamış, amaçsız ve saçma bir şekilde ömrü boyunca bir kayayı tepeden yukarı çıkarmaya çabalayan bu absürt kahramanın yineleyip durduğu bu tuhaf eylem esnasında mutluluk duyarak aslında başkaldırdığına işaret etmiş.

Defterler – ve özellikle de birinci cilt – daha sonraki ciltler için kaleme alınmış tanıtım metinlerinde de belirtildiği üzere bir alıntı ve temalar birikimi, taslak ve imge deposu, bir edebiyat laboratuvarı” görünümünde. Ben de buna uygun bir şekilde, birinci ciltte ilgimi çeken bazı bölümleri kısa kısa notlar halinde alıntılamayı yeğledim.

“Zenginlere gökyüzü, fazladan verilen, doğal bir armağan gibi gelir. Yoksullar için, gökyüzü, sonsuz lütfuna yeniden kavuşur.”

“Kitap bir itiraftır, tanıklık etmem için gereklidir.”

“‘Bütün soru şudur: Bir adalet ülküsü için, budalalıkları benimsemek mi gerek?’ Yanıt evet olabilir: Bu güzeldir. Yanıt hayır olabilir: Bu dürüsttür.”

“Yazmak, her şeyle ilişkiyi kesmektir. Bir tür, sanattan el çekmektir. Yeniden yazmak. Çaba, her zaman bir kazanç sağlar, ne olursa olsun. Başaramayanların sorunu tembelliktir.”

“Kediler, çocuklar, halkın boşvermişliği. Boz renkler, gökyüzü, taşın ve suların şatafatı.”

“Her siyasal nutuk duyduğumda ya da bizi yönetenleri her okuduğumda, yıllardan beri, hiçbir biçimde insani bir ses duyamayacağımdan ürkmüşümdür. Her zaman aynı yalanları söyleyen aynı sözler duyulur. Ve insanlar bununla yetinip, halkın öfkesi kuklaları devirmedikçe, ben insanların kendilerini yönetenlere hiçbir önem atfetmediklerini ve bun insanların kumar oynadıklarını düşünüyorum, evet, yaşamlarının bir bölümünün tamamıyla ve sözümona hayati olduğu söylenen çıkarlarıyla kumar oynuyorlar.”

“Kendimin sonuna ulaştım.”

“Kendinden söz etmeme mucizesi.”

“Aylaklığın, yalnızca yeterli güce sahip olmayanları darmadağın edeceğini düşünüyorum.”

“Le Corbusier: ‘Sanatçıyı, kendisini bir insandan daha fazla hissettiği bu dakikaların oluşturduğunu, anlıyor musunuz?'”

“Baudelaire: ‘İnsan Hakları Beyannamesi’nde iki hak unutuldu: Kendi kendiyle çelişme ve başını alıp gitme hakkı.'”

“Rüzgar, dünyadaki ender temiz şeylerden biridir.”

“Webster: ‘Bir insan hint hıyarı gibidir; kokusunun çıkması için onu ezmek gerekir.'”

“Sivastopol kuşatmasında, Tolstoy siperlerden atlar ve düşman ateşi altındaki burçlara doğru kaçar: Farelerden çok korkmaktadır ve bir fare görmüştür.”

“Marcus-Aurelius: ‘Yaşanabilen her yerde, iyi yaşanabilir.'”

Yazıyı bu kez müzikle bitirelim. Therapy?’nin “A Brief Crack of Light” albümünden Ecclesiastes adlı parça gelsin:

FELSEFE NOTLARI – 2

Posted on: Perşembe, Haziran 4, 2015

Hesiodos

 

Felsefe notlarının ilk yazısında,  felsefenin Thales ile birlikte M.Ö. 585 yılında başladığının kabul edildiğini belirtmiştim. Elbette ki bu tarihten önce de insanlar içinde yaşadıkları dünyaya ve genel anlamda hayata dair fikir yürütüyordu. Bildiğimiz anlamda felsefe yoktu fakat üretkenlik vardı. Mitler, hikayeler, şiirler ve köklü bir sözlü anlatım geleneği vardı. Homeros M.Ö. 700’lü yıllarda yazdığı Truva savaşını anlatan destanlarında Yunanlı savaşçıların eve dönüşünü hikaye etmişti. İlyada’da Akhilleus ve Truva savaşını, Odysseia’da ise Yunanistan’a dönen Odysseus’un serüvenlerini anlatmıştı. Benzer dönemde eserler ortaya koyan bir diğer önemli kişiyse Hesiodos’tu. Felsefeyle yakın bir bağı olan Theogonia, yani yaratım mitini yazmıştı. Türkçeye “Tanrıların Doğuşu” adıyla çevrilen bu metin aynı zamanda felsefeden çok da farklıydı. Yunan tanrılarının nasıl ortaya çıktığını anlatıyordu. Bilindiği üzere Yunanlılar o dönemde politeistik bir inanca sahipti, yani çok sayıda tanrıları vardı ve Hesiodos Theogonia’da yalnızca bu tanrıların değil, aynı zamanda doğanın, nehirlerin, dağların, ormanların ya da bir diğer deyişle insanın bildiği dünyanın nasıl ortaya çıktıklarına dair bir hikaye anlatıyordu. Theogonia’nın başlangıcında da tıpkı Homeros’un yapıtında olduğu gibi önce Musalara[1] övgü düzülür. Musalar, tanrıların kralı Zeus’un kızlarıdır ve aynı zamanda esin perileridir. Koyunlarına çobanlık yapan fakir Hesiodos’a fısıldarlar ve Hesiodos’un şiirlerinin dışsal gücü buradan gelir.

Evet, Musalar bunları anlatın.

Her şeye başından başlayın.

Her şeyden önce neyin var olduğunu söyleyin.

 

Her şeyin başı Khaos’tu.

Geniş göğüslü anne Gaia vardı, bunlar ölümsüzlerin

    kökeniydi.[2]

Hesiodos söylediklerinden sorumlu değildir. O yalnızca Musaların bir aracıdır. Başlangıçta yalnızca kaosun olduğunu aktarır. Alışageldiğimiz haliyle (kaos) düzensizlik, karmaşıklık anlamlarına gelen khaos aslında boşluk yahut hiçlik anlamına gelen Yunanca bir kelime. Yani Hesiodos’a göre başlangıçta hiçbir şey yoktur ve sonra bu boşluktan dünya çıkageliverir. Sonrasındaysa “toprağın altındaki karanlık Tartaros” ve “ölümsüz tanrıların en güzeli Eros” ortaya çıkar. Hesiodos burada Yunan tanrılarına ve hatta dünyaya dair bir soyağacı çıkarma çabasına girişmiştir. Dünyanın cinsel bir üremeden meydana geldiği düşünülebilir ve böylelikle cinsel gücü temsil eden Eros hikayenin en başında yerini alır. Yani Hesiodos’a göre başlangıçta hiçbir şey yokken aniden dünya, Tartaros ve Eros ortaya çıkar. Bu hikaye mantıksızdır çünkü hiçbir şey yokken nasıl olur da bir şey ortaya çıkabilir? Hesiodos buna değinmez. Hesiodos gerçekliği, aslında algılayamadığımız ve filozoflar açısından düşünülemez olan bir tür hiçliğe, yani khaos’a bağlar. Mantıksız olmasının sebeplerinden biri hiçliğin içinden başlangıç fikriyse bir diğeri de Musalara başvurarak aslında mantıklı bir açıklama yapamayacağını kabul etmiş olmasıdır. Hesiodos bize bir mitos anlatmaktadır. Musaların varlığıyla da hem içerik hem biçim tutarlı hale gelir. Hesiodos sanki bize, “insanoğlu gerçekliğin sırrını kendi başına çözemez” der gibidir.

Thales

Bu noktada felsefenin başlangıcına ve Miletli Thales’e geri dönebiliriz. Aristoteles ve daha başka pek çok felsefe tarihçisine göre Thales, doğaya dair bir logos yani bir düşünce ortaya koyan ilk filozoftur. Buradaki anlamıyla logos mantıklı bir açıklama olarak da algılanabilir. Thales de diğer erken dönem Yunan filozofları gibi her şeyin özünde bir madde olduğunu düşünüyordu. Bu düşünce Yunancada arkhe yani töz diyebileceğimiz kelimeyle karşılanıyordu. Bu kelime Türkçeye başlangıç, kaynak yahut egemen olan olarak da çevrilebilir. Arkeoloji ve arkaik kelimeleri de aynı kökten gelmektedir. Aristoteles’e göre tüm erken dönem filozofları buna inanıyordu ve Thales için bahsi geçen bu arkhe su idi. Peki ama Thales bu fikre nereden kapılmıştı? Aristoteles bu konudaki görüşlerini Metafizik adlı eserinde şöyle özetler:

“Belki de Thales’in vargıları tüm besinin ıslak olduğu, sıcaklığın kendisinin nemden geldiği ve yaşamın onunla sürdüğünün açık olduğu düşüncesinden doğmuştur. Ama kendisinden her şeyin yaratıldığı şey tüm şeylerin ilkesidir. Bu kuramı savunmasının nedenlerinden biri buydu. Ama bir başkası da tüm tohumların nemli doğada oldukları ve suyun nemli her şeyin ilkesi olduğu olgusunda kapsanır.”[3]

Aristoteles’in bu ifadelerinden Thales’in günümüz anlayışına göre deneysel bir düşünür olduğu ve gözlemler yaptığı anlaşılabilir. Yani dünyaya ve yaşadığı çevreye dair bilgi toplarken duyularına güvenen bir düşünür… Denize yakın bir coğrafyada yaşıyor ve her canlının suya ihtiyaç duyduğunu gözlemleyebiliyordu. Böylelikle Thales her şeyin başlangıcına suyu yerleştirmeyi uygun bulmuş olabilirdi. Oysa Hesiodos için arkhe hiçliktir, khaos’tur yani hakkında konuşulamayacak olan, anlaşılması mümkün olmayan bir şeydir. Oysa Thales’e göre dünya anlaşılabilecek bir şeydir. Evrenin temeline rahatlıkla görüp algılayabileceğimiz bir şeyi, yani suyu koyan Thales’in ilham perilerine ihtiyacı yoktur. O deney yapıp gözlemleyerek çalışmalarını sürdürür.

Elbette ki artık günümüzde Thales’in bu görüşünün bize çocukça görünmesi normaldir, zira evrenin temelinde suyun olmadığını biliyoruz. Ancak M.Ö. 585 yılı için Thales’in böyle bir düşünce ortaya atarak gerçekliğin anlaşılabileceğini iddia etmesi çığır açıcıdır. Ona göre canlılar sudan doğar ve öldüklerinde de yine suya dönerler. Bu son derece döngüsel bir süreçtir. Bir şair olarak mitler yazan Hesiodos’a göreyse var oluş anlaşılamaz. Böylelikle dünyaya dair iki farklı bakış açısının temellerinin atıldığını söyleyebiliriz ki bunlar günümüzde bile halen geçerliliklerini korumaktadır. İlki mitler yaratan, hikayeler anlatan bir şairin, gerçekliğin altında yatanları anlayabilmemiz için Musalara yahut ilham perilerine ihtiyaç duyduğumuzu ortaya koyan bakış açısıyken ikinci görüşe, yani Thales’e göre kendimizden son derece emin bir şekilde dünyanın ve tüm var oluşun altında yatan şeyi yani arkhe’yi anlayabiliriz. Böylelikle felsefeyle şiir arasındaki ‘çatışmanın’ temelleri atılmış olur. Şairler ve hikaye anlatıcılarına göre, tıpkı Hesiodos’un ifade ettiği şekilde, insan hayatını anlamak aslında belki de mümkün değildir ve bu nedenle hikayeler anlatır, mitler yaratır ve bir şekilde ilham perilerine ihtiyaç duyarız. Dünyayı kendi başımıza anlamamız mümkün değildir. Oysa filozofa göre dünyayla yüzleşebilir ve altında yatan gerçekleri anlayabiliriz. Son olarak, Thales ile Hesiodos arasındaki bir farka daha dikkat çekebiliriz. Thales’e göre evrendeki tüm bu karmaşanın, tüm bu çeşitliliğin ve farklılığın özünde tek bir şey yani arkhe varken Hesiodos insanın gerçekleri asla tam olarak anlayamayacağı görüşünü savunarak çareyi, khaos’tan oluşan dünyayı anlamlandırmak için ilham perilerine başvurmakta bulur. Her ne kadar günümüzde artık Thales’in nasıl da boyunu aşan işlere giriştiğinin farkında olsak da onun sayesinde insanın dünyayı anlamlandırmaya çalışma yolunda ilk adımı atmış olduğu söylenebilir. Sonrasında atılan adımları da bir başka yazıya bırakalım…

[1] Yazıdaki alıntıları yaptığım çeviride, İngilizce ‘muses’ yani ‘ilham/esin perileri’ ifadesi ‘Musalar’ olarak çevrilmiş.

[2] “İşler ve Günler/Tanrıların Doğuşu”, Hesiodos – Say Yayınları s. 62

[3] Aristoteles, Metafizik, 983

 

 

 

Theme by Blogmilk   Coded by Brandi Bernoskie