Entries Tagged as 'hesiodos'

FELSEFE NOTLARI – 2

Posted on: Perşembe, Haziran 4, 2015

Hesiodos

 

Felsefe notlarının ilk yazısında,  felsefenin Thales ile birlikte M.Ö. 585 yılında başladığının kabul edildiğini belirtmiştim. Elbette ki bu tarihten önce de insanlar içinde yaşadıkları dünyaya ve genel anlamda hayata dair fikir yürütüyordu. Bildiğimiz anlamda felsefe yoktu fakat üretkenlik vardı. Mitler, hikayeler, şiirler ve köklü bir sözlü anlatım geleneği vardı. Homeros M.Ö. 700’lü yıllarda yazdığı Truva savaşını anlatan destanlarında Yunanlı savaşçıların eve dönüşünü hikaye etmişti. İlyada’da Akhilleus ve Truva savaşını, Odysseia’da ise Yunanistan’a dönen Odysseus’un serüvenlerini anlatmıştı. Benzer dönemde eserler ortaya koyan bir diğer önemli kişiyse Hesiodos’tu. Felsefeyle yakın bir bağı olan Theogonia, yani yaratım mitini yazmıştı. Türkçeye “Tanrıların Doğuşu” adıyla çevrilen bu metin aynı zamanda felsefeden çok da farklıydı. Yunan tanrılarının nasıl ortaya çıktığını anlatıyordu. Bilindiği üzere Yunanlılar o dönemde politeistik bir inanca sahipti, yani çok sayıda tanrıları vardı ve Hesiodos Theogonia’da yalnızca bu tanrıların değil, aynı zamanda doğanın, nehirlerin, dağların, ormanların ya da bir diğer deyişle insanın bildiği dünyanın nasıl ortaya çıktıklarına dair bir hikaye anlatıyordu. Theogonia’nın başlangıcında da tıpkı Homeros’un yapıtında olduğu gibi önce Musalara[1] övgü düzülür. Musalar, tanrıların kralı Zeus’un kızlarıdır ve aynı zamanda esin perileridir. Koyunlarına çobanlık yapan fakir Hesiodos’a fısıldarlar ve Hesiodos’un şiirlerinin dışsal gücü buradan gelir.

Evet, Musalar bunları anlatın.

Her şeye başından başlayın.

Her şeyden önce neyin var olduğunu söyleyin.

 

Her şeyin başı Khaos’tu.

Geniş göğüslü anne Gaia vardı, bunlar ölümsüzlerin

    kökeniydi.[2]

Hesiodos söylediklerinden sorumlu değildir. O yalnızca Musaların bir aracıdır. Başlangıçta yalnızca kaosun olduğunu aktarır. Alışageldiğimiz haliyle (kaos) düzensizlik, karmaşıklık anlamlarına gelen khaos aslında boşluk yahut hiçlik anlamına gelen Yunanca bir kelime. Yani Hesiodos’a göre başlangıçta hiçbir şey yoktur ve sonra bu boşluktan dünya çıkageliverir. Sonrasındaysa “toprağın altındaki karanlık Tartaros” ve “ölümsüz tanrıların en güzeli Eros” ortaya çıkar. Hesiodos burada Yunan tanrılarına ve hatta dünyaya dair bir soyağacı çıkarma çabasına girişmiştir. Dünyanın cinsel bir üremeden meydana geldiği düşünülebilir ve böylelikle cinsel gücü temsil eden Eros hikayenin en başında yerini alır. Yani Hesiodos’a göre başlangıçta hiçbir şey yokken aniden dünya, Tartaros ve Eros ortaya çıkar. Bu hikaye mantıksızdır çünkü hiçbir şey yokken nasıl olur da bir şey ortaya çıkabilir? Hesiodos buna değinmez. Hesiodos gerçekliği, aslında algılayamadığımız ve filozoflar açısından düşünülemez olan bir tür hiçliğe, yani khaos’a bağlar. Mantıksız olmasının sebeplerinden biri hiçliğin içinden başlangıç fikriyse bir diğeri de Musalara başvurarak aslında mantıklı bir açıklama yapamayacağını kabul etmiş olmasıdır. Hesiodos bize bir mitos anlatmaktadır. Musaların varlığıyla da hem içerik hem biçim tutarlı hale gelir. Hesiodos sanki bize, “insanoğlu gerçekliğin sırrını kendi başına çözemez” der gibidir.

Thales

Bu noktada felsefenin başlangıcına ve Miletli Thales’e geri dönebiliriz. Aristoteles ve daha başka pek çok felsefe tarihçisine göre Thales, doğaya dair bir logos yani bir düşünce ortaya koyan ilk filozoftur. Buradaki anlamıyla logos mantıklı bir açıklama olarak da algılanabilir. Thales de diğer erken dönem Yunan filozofları gibi her şeyin özünde bir madde olduğunu düşünüyordu. Bu düşünce Yunancada arkhe yani töz diyebileceğimiz kelimeyle karşılanıyordu. Bu kelime Türkçeye başlangıç, kaynak yahut egemen olan olarak da çevrilebilir. Arkeoloji ve arkaik kelimeleri de aynı kökten gelmektedir. Aristoteles’e göre tüm erken dönem filozofları buna inanıyordu ve Thales için bahsi geçen bu arkhe su idi. Peki ama Thales bu fikre nereden kapılmıştı? Aristoteles bu konudaki görüşlerini Metafizik adlı eserinde şöyle özetler:

“Belki de Thales’in vargıları tüm besinin ıslak olduğu, sıcaklığın kendisinin nemden geldiği ve yaşamın onunla sürdüğünün açık olduğu düşüncesinden doğmuştur. Ama kendisinden her şeyin yaratıldığı şey tüm şeylerin ilkesidir. Bu kuramı savunmasının nedenlerinden biri buydu. Ama bir başkası da tüm tohumların nemli doğada oldukları ve suyun nemli her şeyin ilkesi olduğu olgusunda kapsanır.”[3]

Aristoteles’in bu ifadelerinden Thales’in günümüz anlayışına göre deneysel bir düşünür olduğu ve gözlemler yaptığı anlaşılabilir. Yani dünyaya ve yaşadığı çevreye dair bilgi toplarken duyularına güvenen bir düşünür… Denize yakın bir coğrafyada yaşıyor ve her canlının suya ihtiyaç duyduğunu gözlemleyebiliyordu. Böylelikle Thales her şeyin başlangıcına suyu yerleştirmeyi uygun bulmuş olabilirdi. Oysa Hesiodos için arkhe hiçliktir, khaos’tur yani hakkında konuşulamayacak olan, anlaşılması mümkün olmayan bir şeydir. Oysa Thales’e göre dünya anlaşılabilecek bir şeydir. Evrenin temeline rahatlıkla görüp algılayabileceğimiz bir şeyi, yani suyu koyan Thales’in ilham perilerine ihtiyacı yoktur. O deney yapıp gözlemleyerek çalışmalarını sürdürür.

Elbette ki artık günümüzde Thales’in bu görüşünün bize çocukça görünmesi normaldir, zira evrenin temelinde suyun olmadığını biliyoruz. Ancak M.Ö. 585 yılı için Thales’in böyle bir düşünce ortaya atarak gerçekliğin anlaşılabileceğini iddia etmesi çığır açıcıdır. Ona göre canlılar sudan doğar ve öldüklerinde de yine suya dönerler. Bu son derece döngüsel bir süreçtir. Bir şair olarak mitler yazan Hesiodos’a göreyse var oluş anlaşılamaz. Böylelikle dünyaya dair iki farklı bakış açısının temellerinin atıldığını söyleyebiliriz ki bunlar günümüzde bile halen geçerliliklerini korumaktadır. İlki mitler yaratan, hikayeler anlatan bir şairin, gerçekliğin altında yatanları anlayabilmemiz için Musalara yahut ilham perilerine ihtiyaç duyduğumuzu ortaya koyan bakış açısıyken ikinci görüşe, yani Thales’e göre kendimizden son derece emin bir şekilde dünyanın ve tüm var oluşun altında yatan şeyi yani arkhe’yi anlayabiliriz. Böylelikle felsefeyle şiir arasındaki ‘çatışmanın’ temelleri atılmış olur. Şairler ve hikaye anlatıcılarına göre, tıpkı Hesiodos’un ifade ettiği şekilde, insan hayatını anlamak aslında belki de mümkün değildir ve bu nedenle hikayeler anlatır, mitler yaratır ve bir şekilde ilham perilerine ihtiyaç duyarız. Dünyayı kendi başımıza anlamamız mümkün değildir. Oysa filozofa göre dünyayla yüzleşebilir ve altında yatan gerçekleri anlayabiliriz. Son olarak, Thales ile Hesiodos arasındaki bir farka daha dikkat çekebiliriz. Thales’e göre evrendeki tüm bu karmaşanın, tüm bu çeşitliliğin ve farklılığın özünde tek bir şey yani arkhe varken Hesiodos insanın gerçekleri asla tam olarak anlayamayacağı görüşünü savunarak çareyi, khaos’tan oluşan dünyayı anlamlandırmak için ilham perilerine başvurmakta bulur. Her ne kadar günümüzde artık Thales’in nasıl da boyunu aşan işlere giriştiğinin farkında olsak da onun sayesinde insanın dünyayı anlamlandırmaya çalışma yolunda ilk adımı atmış olduğu söylenebilir. Sonrasında atılan adımları da bir başka yazıya bırakalım…

[1] Yazıdaki alıntıları yaptığım çeviride, İngilizce ‘muses’ yani ‘ilham/esin perileri’ ifadesi ‘Musalar’ olarak çevrilmiş.

[2] “İşler ve Günler/Tanrıların Doğuşu”, Hesiodos – Say Yayınları s. 62

[3] Aristoteles, Metafizik, 983

 

 

 

Felsefe Notları – 1

Posted on: Perşembe, Mart 19, 2015

agora ancient greece

Bilen bilir: felsefeye öteden beri özel bir düşkünlüğüm vardır. Hatta günün birinde uzaylılar gelip, “seni üniversite yıllarına döndüreceğiz fakat mühendislik dışında başka bir bölüm okuyacaksın,” deseler; önce hiç düşünmeden edebiyatı değil de felsefeyi seçer ve sonra uzaylıların neden işi gücü bırakıp beni tekrar üniversiteye göndermekle uğraştıklarına kafa yorardım. Böyle bir yazı dizisine başlamamın nedeni de aslında tam olarak felsefe kelimesinin etimolojik köklerinde yatıyor. Felsefe, yani philosophia, eski Yunan’da ‘sevmek’ anlamına gelen phileo ile bilgi yahut bilgelik anlamlarına gelen sophia kelimelerinin birleşmesiyle türetilmiş bir sözcük. Dolayısıyla bendeki dur durak bilmeyen okuma ve öğrenme sevgisine daha uygun düşecek bir disiplin bulmak zor olsa gerek. Tabii asıl neden felsefe okumalarıma dair düşüncelerimi ve aldığım notları belli bir düzen dahilinde – ve farklı farklı not defterleri yerine tek bir yerde – biriktirebilmek…

Bu ilk yazıda öncelikle bir öykü yazarı olarak sık sık duymaya alışkın olduğum, “Neden öykü?” sorusunu “Neden felsefe?” haline getirip kendimce yanıt vermeye çalışacağım.

Her ne kadar somut gerçeklere dair bir eğitim hayatı geçirmiş olsam da; zaman, ölüm, hayatın anlamı/anlamsızlığı, varoluş, gördüklerimizin aslında gerçek olup olmadığı gibi soyut meseleler benim aklımı hep daha fazla kurcalamıştır. Dolayısıyla Platon’un Diyaloglar’ı ve böylelikle Sokrates’le tanıştığımda zihinsel bir İşte Bu! dediğimi çok net anımsıyorum. İlk neden bu olabilir. Ne de olsa aradığımı bulmuştum: benim gibi hiç durmadan tuhaf şeylere kafa yoran bir grup insan… Bir süre her şeyin başladığı yere, yani eski Yunan felsefesine yöneldim. Batı felsefesinin – ve aynı zamanda Batıya özgü düşünce sistematiğinin – köklerinin atıldığı ve M.Ö. 6. Yüzyıla uzanan Sokrates öncesi düşünürlerden başlayarak M.Ö. 322 yılında Aristoteles’in ölümüyle sonlanan yaklaşık 250 yıllık bir zaman dilimini kapsayan bu müthiş dönemde felsefe uğraşının aslında şiirselliğe çok yakın olduğunu düşünürüm. Kâinat ve varlığa dair bilgisizliğini fantastik denebilecek bir sezgisellikle örtbas etmeye çalışan düşünürlerle dolu bir dönem… Sonraki yazılarda daha detaylı bir şekilde değineceğim Hesiodos’un teogonisinin yanı sıra Anaksimandros, Anaksimenes, Heraklitos, Thales gibi düşünürlerin kısıtlı bilgileriyle ortaya attıkları heyecan verici düşünceler Sokrates, Platon ve Aristoteles’te karşılık bularak günümüz felsefesiyle düşünce sistematiklerinin temellerini oluşturmuş. Her biri insana ve evrene dair güçlü düşünceler ortaya atmışlar; ne de olsa eski Yunanlılar için bilgelik; her şey durağan mıdır, ahlaki değerler göreceli midir, özgürlük nedir, insanlar eşit midir gibi temel sorulara yanıt verebilmekle bir tutuluyormuş. Ortaya atılan fikirler her daim günümüzle örtüşmeseler de, kimi zaman şok etkisi yaratan bazı görüşlerle karşılaştığımızda aslında bize çok tanıdık gelen konulara daha önce hiç düşünmediğimiz bir açıdan bakarak ufkumuzu açmamızı sağlayabiliyorlar. (Platon’un demokrasi düşmanlığı ya da Aristoteles’in insanların eşit olamayacağına dair inancı gibi) Dolayısıyla ikinci neden de her şeye yamuk bakarak farklı bir gözle inceleme alışkanlığı edinmeme önayak olması sanırım…

Bu noktada felsefeyi heyecan verici bulmamın nedenlerinden birine daha değinmem gerek: felsefe tarihi kronolojik bir sırayla takip edildiğinde, her biri çığır açıcı fikirler ortaya atmış düşünürlerin aslında birbirleriyle tatlı bir diyalog içinde oldukları görülebilir. Örneğin Anaksimandros, suyu ilk öğe (arkhe) kabul eden Thales’in öğrencilerindendi; ancak her iyi öğrencinin yapması gerekeni yaparak öğretmeninin fikirlerine karşı gelip arkhe olarak sonsuzluğu ortaya attı. Aslında felsefe tarihi bu büyük düşünürlerin kocaman bir yuvarlak masanın etrafına toplanıp farklı konuları tartıştıkları upuzun bir diyalog olarak okunabilir. Platon’un yazılarında diyalog formunu kullanmasına şaşmamalı!

Bize fiziksel olarak çok yakın bir coğrafyada ancak zamansal olarak çok uzak bir dönemde yaşamış düşünürlerce başlatılan kainatı anlama uğraşının sonu yok elbette; benim çabam yalnızca – uzaktan da olsa – bu muazzam düşünsel serüvenin iyi bir izleyicisi olabilmek… O halde bir sonraki yazıda Hesiodos ve Thales’le yola koyulabiliriz…

Theme by Blogmilk   Coded by Brandi Bernoskie