Entries Tagged as 'jose saramago'

Edebiyat Anlayışımdaki 5 Kırılma Noktası

Posted on: Cuma, Mayıs 1, 2015

Bir dönem sanal dünyada epey yankı uyandıran “En Sevdiğiniz 10 Kitap” paylaşımlarını anımsayacağınızı düşünüyorum. En sevilen 10 kitap paylaşıldıktan sonra, kitaplardan oluşan bu kartopunun yuvarlanmaya devam etmesini sağlamak için istenilen arkadaşların adları belirtiliyor ve onların da kendi ‘en sevdikleri kitap’ listelerini hazırlamaları isteniyordu. Çok geçmeden – sanal dünyada ‘trend’ olan her şey gibi – kartopu yuvarlana yuvarlana çığa dönüştü ve sonra daha başka gündem maddelerine toslayarak yok olup gitti… O dönemde kendi 10 kitaplık listemin sonuna adını eklediğim kişilerden biri de sevgili Deniz Kıral’dı ve kendisi sadece sevdiği kitapları listelemekle kalmadı; daha kalıcı ve sürekli değişme olasılığı düşük olan ilave bir liste daha yaptı: “Edebiyat algımda kırılmaya neden olan 5 yazar ve nedenleri”. Bahsi geçen yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Yazının yayımlanma tarihi olan 22 Ocak’tan bu yana epey zaman geçmiş, fakat ben Deniz’in bu ‘elim sende’ çağrısına ancak yanıt verebiliyorum. Şimdi sözü daha fazla uzatmadan – herhangi bir önem yahut öncelik sırası olmayan – listeye geçelim:

 1. Doris Lessing

Doris-Lessing

Okunan her iyi metin insanı değiştirir. Etkilendiğiniz bir kitabın son cümlesini okuyup kapağını kapattığınızda artık o kitabı okumaya başlayan kişi değilsinizdir. Ancak bazı yazar ve metinlerin yeri çok farklıdır. Onlarla özel bir bağ kurar, okuduğunuz her yeni kitabıyla birlikte çok eskiden tanıyıp sevdiğiniz bir ahbabınızla sohbet ediyormuş hissine kapılırsınız. Doris Lessing, ilk okuduğum kitabı olan Altın Defter’le birlikte benim için bu özel yazarlardan biri oldu. Hatta Altın Defter’i okumaya başlama hikâyem de – benim için – enteresan. ‘Benim için’ diyorum zira genellikle okuyacağım kitapları önceden belirler, zihnimde bir sıraya koyar ve ara sıra yapılan kaçamaklar dışında bu sıraya uymaya gayret ederim. Altın Defter’i yutarcasına okumaya başlamadan önce aslında çok sevdiğim – ve bu listede de bulunan – bir diğer yazar olan Jose Saramago’nun “Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl” adlı romanına başlamıştım fakat tesadüf bu ya, elime aylar önce kitaplığa kaldırıp sonrasında unuttuğum e-kitap okuyucum Reeder geçti. İçinde hangi kitaplar vardı acaba sorusuna yanıt bulabilmek için cihazı karıştırırken Altın Defter’e rastlayıp ilk birkaç cümlesini okudum. Ve sonra bir de baktım neredeyse elli sayfasını bir çırpıda okuyuvermişim… İlk kez bir Saramago metnini yarım bırakmama neden olan Lessing’in yazı büyücülüğü beni benden almıştı. Gerçekten de uzun zamandır bu kadar akıcı ve derinlikli bir roman okumamıştım. Lessing’in algımda kırılmaya neden olan yazı büyücülüğünün kaynağı, son derece yalın bir üslupla metni hız kesmeden ilerletirken, bir yandan da – neredeyse hiç hissettirmeden – okurun zihninde yarattığı karakterlere dair bir takım düşüncelerin oluşmasını sağlamasında yatıyor. Lessing bana, hayal gücü ve yaratıcılıktan beslenirken bilimkurgu ve fantastik metinlerle dirsek temasında olan metinler yazmaya çalışırken bile gerçeklikle bağımı asla koparmamam gerektiğini öğretti. Mükemmel bir yazar olmasının yanı sıra, Shikasta serisiyle bilimkurgu; Mara ile Dann ve Hayatta Kalma Güncesi’yle distopya türlerinde eserler vererek kendi anlatısını her defasında yeni baştan yaratma riskini almaktan kaçınmaması da Lessing’i benim için her daim “liste başı” kılan bir diğer özelliği. Uzun sözün kısası, Lessing, yazıyla samimi bir ilişki kurarak kendi anlatı evrenimi ve üslubumu oluşturup/geliştirme anlamında örnek aldığım bir usta.

2. Ursula K. Le Guin

leguin

Bir ömür boyu sürecek ‘iyi okur’ olma uğraşımda ilk adımları bilim kurgu ve fantastik romanlarla attım diyebilirim. Ortaokul ve lise yılları boyunca her fırsatta kütüphaneye gidip ilgili kitapları karıştırır ve neredeyse gün aşırı bir çanta dolusu kitapla eve dönerdim. FRP (Fantasy Role Playing) olarak bilinen masaüstü macera oyunları oynuyor ve içinde yaşadığımız gerçeklikten ziyade büyücülerle elflerin, uzaylılarla robotların bulunduğu kurmaca gerçeklikle ilgileniyordum. Yüzüklerin Efendisi serisini yanılmıyorsam ortaokul ikinci sınıfta okumuştum. Sonrasında Terry Brooks’un Shannara serisine, Asimov’un Vakıf romanlarına ve çok sevdiğim Dune serisine geçmiştim. O dönemde, ilk sayfasında harita olmayan roman okumuyordum diyebilirim :)

Ursula K. Le Guin’in Yerdeniz Üçlemesi’nin (gelmiş geçmiş en iyi bilimkurgu romanlarından biri olduğunu düşündüğüm Dune ile birlikte), iyi bir metnin omurgasını oluşturan yapının – özellikle kurgusal bir dünya için – ne denli sağlam olması gerektiğini, bambaşka dünyaların da ustalıkla anlatılabileceğini ve iyi edebiyatın her daim evrensel bir yanının olması gerektiğini fark etmemi sağladığını ancak bugün geriye dönüp baktığımda algılayabiliyorum. İsimlerin çok şey ifade ettiği, yazarının deyişiyle konusu büyümek olan bu eşsiz ve büyülü kurmaca dünyaya belli aralıklarla karşı konulmaz bir geri dönme isteği duymama şaşmamalı…

3. Mehmet Günsür

mehmet günsür

Sait Faik, Haldun Taner, Orhan Duru, Tomris Uyar, Bilge Karasu, Behçet Çelik, Cemil Kavukçu; öykü yazmaya başladığım dönemde bana yol gösteren pek çok isimden sadece birkaçı… Ancak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Murat Yalçın ve Mehmet Günsür olmasaydı ilk kitabım Aslında Cennet de Yok da olmazdı. Murat Yalçın, dergilere öyküler gönderip yanıt dahi alamadığım bir dönemde vazgeçmemem gerektiğini hissettirerek bana yol gösteren – tabiri caizse – bir deniz feneri olurken Mehmet Günsür, ömrüm oldukça okumaktan asla – ama asla – vazgeçmeyeceğim İçeriye Bakan Kim adlı öykü toplamıyla her daim sığınabileceğim bir liman oldu… Çok az kitap bende anlatması böylesine güç bir etki yaratmıştır. İçeriye Bakan Kim’i kaç kez okuduğumu gerçekten anımsamıyorum ve her okuyuşumda hissettiğim şey salt ‘sanatsal bir beğeni’ ifadesiyle açıklanamaz. Üslupsal bir yakınlığımız olmadığı da aşikar. Peki o halde bu mücevher kitabı benim için böylesine vazgeçilmez kılan şey ne? Sanırım buna verilebilecek en iyi yanıtı Ferit Edgü, İçeriye Bakan Kim’in 2003 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazanmasının ardından yazdığı yazıda vermiş, “Ben, onun öykülerinde, söylemeden söylediği şeyleri seviyorum. Yalnızlık sözcüğünü kullanmadan anlattığı yalnızlıkları; hüzün sözcüğünü kullanmadan, dile getirdiği hüznü; yenilmişlik sözcüğünü kullanmadan anlattığı yenilmişlikleri; umut sözcüğünü anmadan bir daha tutunmak isteyişleri dile getirişini seviyorum.” Mehmet Günsür benim için, keşke hep anlatsaydı da ben hep okusaydım dedirten bir yazar.

4. Jose Saramago

jose-saramago

Eşyalara hayat veren (The Lives of Things), herkesi bir anda bembeyaz bir körlüğe mahkûm eden (Körlük), koskoca bir file unutulmaz bir yolculuk yaptıran (Filin Yolculuğu), AVM’nin altına Platon’un mağarasını yerleştiren (Mağara) bir büyük usta! Merkezinde imkansızlıklar olan bu müthiş romanları kendine özgü yazım anlayışıyla derinleştirip her kitabıyla ustalığını yeniden kanıtlayan mükemmel bir yazar… Saramago’da beni en çok şaşırtan şey istikrarı. Yaşamının sonuna kadar kalemini düşürmemiş olmasına rağmen her yeni romanıyla birlikte çıtayı yükseltebilmiş. Ölmeden önce yazdığı son roman olan Kabil bunun en iyi kanıtı. Yalnızca virgüller ve nadiren rastlayabileceğimiz büyük harflerle bölünen upuzun cümlelerle ilerleyen Kabil’i okurken, bu büyük usta hayatta olsaydı daha başka neler yazardı diye düşünmekten kendimi alamamıştım.

5. Karel Čapek

karel_capek

En çok etkilendiğim yazarların arasında Čapek’in çok özel bir yeri var. Semenderlerle Savaş ve Bahçıvanın Bir Yılı adlı eserleriyle zihnimde yazıya dair yepyeni olanakların belirmesini sağlayan Čapek, peri masallarından, polisiyeye, bilimkurgudan, tiyatro oyunları ve denemelere varıncaya dek pek çok türde kalem oynatmasının yanı sıra R.U.R. adlı romanında dünyaya robot kelimesini kazandırmıştır. Ancak benim için asıl önemi, 1890’da doğup insanlığın en karanlık dönemlerinden birini yaşayan Čapek’in insana olan inancını asla yitirmeden bahçıvanlıktan tutun da İran halılarına, evcil hayvanlardan müziğe, felsefeye, görsel sanatlar ve mimariden politikaya kadar çok geniş bir ilgi alanı yelpazesini kapsayan oyuncu, ilham verici ve gücünü mizahtan alan metinler kaleme almış olması. Uzun cümleleri, noktalı virgülü ve dipnotları sevmesi de cabası… Hayata ve insana dair beslediği tükenmek bilmeyen umudu ve – özellikle denemelerinde – yazdığı her satırda ışıl ışıl parlayan hümanizmi ve dozunda mizahıyla, dünyamızın geleceğine dair ümitsizliğe kapıldığım anlarda bana yol gösteren bir yazar olmuştur Čapek. Aşağıdaki alıntı, hayata dair metaforik ve olağanüstü bir anlatı olan Bahçıvanın Bir Yılı’ndan:

Gelecek önümüzde değildir, o burada bir tohum şeklindedir; o zaten bizimle birliktedir ve şu anda bizimle olmayan şey gelecekte de olmayacaktır. Bizler tohumu görmeyiz çünkü onlar toprağın altındadır; geleceği bilemeyiz çünkü içimizdedir. Bazen çürümenin kokusunu alır gibi oluruz, geçmişin solgun renkli kalıntıları ile dolarız; oysa keşke yaşlı, tortulaşmış toprağı delmeye çalışan kaç tane tombul ve beyaz filiz olduğunu görebilseydik, “şimdi” denilen şu zamanda, kaç tane tohumun gizlice filizlendiğini; yaşlı bitkilerin bir araya gelip, bir gün çiçek veren bir hayata dönüşecek olan tohumu nasıl beslediğini, geleceğin gizli bir telaşla içimizde nasıl beklediğini; işte o zaman melankolimizin ve güvensizliğimizin aptalca ve absürt olduğunu söylerdik, ve her şeyin en güzelinin aslında yaşayan bir insan olabilmek olduğunu ve bunun aslında büyümek olduğunu.

Listedeki bu olağanüstü yazarlara baktığımda, hayal gücünün yanı sıra – gerçeklikle bağını asla koparmayan – bilimkurgu ve fantastiği de kapsayan kurmacanın edebiyat anlayışımı şekillendirme konusunda ne denli önemli bir etkiye sahip olduğunu bir kez daha açık bir şekilde görebiliyorum; fakat bu da başka bir yazının konusu olsun…

 

Theme by Blogmilk   Coded by Brandi Bernoskie