Entries Tagged as 'Karel Çapek'

Bonsai, “Belli Belirsiz Güzel” Olarak Üslup ve Diğerleri…

Posted on: Cumartesi, Aralık 24, 2016

Akranlarımın hemen hepsi, yapım tarihi 1984 olan “Karate Kid” filmini anımsayacaktır. İngilizcede ‘bully’ adı verilen ve Türkçeye (Aleksi’den özür dileyerek) ‘zorba’ olarak çevrilebilecek kişilerin hedefi olan Daniel adlı gencin, Miyagi-San tarafından karate eğitimine tabi tutulduğu ve en nihayetinde de, benzeri pek çok filmde olduğu gibi, kahramanımız Daniel’in kazandığı bir ‘son dövüş’ ile noktalanan “Karate Kid” gösterime girdiği dönemde büyük başarı yakalamıştı. İlerleyen yıllarda iki devam filmi, 2010 yılındaysa başarısız bir “remake” çekildi.

karate-kid-poster

Birkaç gün önce Karel Çapek’in “Bahçıvan’ın Bir Yılı”nı kim bilir kaçıncı kez karıştırırken, bu kitaptaki “bahçe” kavramının daha başka  yanı sıra yazın evrenlerinin de bir sembolü olarak okunabileceğini düşününce aklıma “Karate Kid” geldi. Nedenini açıklayayım:

Bahçeleri kişiye özel mikro-evrenler olarak düşünmek hoşuma gider. Çocukluğumun geçtiği evimizin arka bahçesindeki narenciye ağaçları, dedemin özenle ilgilenip her birini tek tek etiketlediği güller hala gözlerimin önünde.   Kim bilir, belki ileride benim de kendime ait bir bahçem olur da Voltaire’e selam çakarak “bahçemi yetiştirebilirim”. Woolf, “kendine ait bir oda” diyordu, etrafımızda yükselip duran beton yığınlarıyla çevrili kent merkezinde yaşayan biri olarak bense, “kendine ait bir bahçe” diyorum. Neyse…

Serinin ilk filmini daha net anımsıyorum. Miyagi-San’ın budayıp durduğu bonsai de oldukça net bir şekilde gözlerimin önünde. İşte şuna benziyor:

miyagi-bonsai

Aslında bu ‘tip’ten, yani Karate Kid ve benzeri filmlerin hemen hepsinde bulunan bilge insan tiplemesinden pek hoşlanmadığımı itiraf etmeliyim. Burada beni asıl ilgilendiren bonsaiden başkası değil. Miyagi’nin huşu içinde bonsaisini budadığı sahneleri düşününce, zihnimde kelimelerini evirip çeviren, birini alıp başka bir yere koyduktan sonra bu yeni düzeni beğenmeyerek metni tersyüz eden, orasına burasına bir takım yeni kelimeler ilave edip eleştirel bir yüz ifadesiyle etrafında şöyle bir dönüp dolaşan ve bu işlemi, ortaya çıkan metin istediği kıvamı buluncaya dek yineleyen yazarlar ve yazma edimi canlanıyor. ‘Bonsai’ yazarın üslubu olarak da düşünülebilir sanırım. Ömür boyu budayıp şekil vermeye çalışacağımız kıymetli bir ağaç olarak üslup…

Konuşmak kadar yazmak da eylemektir ve bu yüzdendir ki tüm “yazarlar” kendi üsluplarını yaratırlar. Aslında zaten bunu yaptıkları, yani belli bir üslupla yazmayı seçtikleri için “yazar” diye tanımlanabilirler. Dünyaya ve edebiyata karşı ne “yanda” durduklarını belirlediklerinde hala yazmaya devam ediyorlarsa, kendi üsluplarını yaratmak için son makas darbelerini de arkalarında bırakmışlar demektir.

Boş kağıtları doldurup duran yazar kendine özgü o “Güzel”in ya da bir başka deyişle, kesin kavramlara çevrilemeyen “duygu”nun peşindedir aslında. Okunan her metin, yazılan her satır edebiyat anlayışımızı şekillendirerek üslup dediğimiz, belli belirsiz duygularla ilmek ilmek örülen o “öznel güzel”i bir adım daha öteye taşır.

Üslubun şekillenmesinde, yazarın yaşadığı dönem, o dönemde içinde bulunduğu kültürel dünya yahut düşünme biçimlerindeki değişimlerin de etkisinin olduğu ve tüm bu etmenlerin toplu olarak ele alınmasının gerekliliği yadsınamaz. William R. Everdell, “İlk Modernler“de şöyle diyor:

İnşaat çeliğinin Sullivan’ı, standart saat ayarının Joyce’u, telefonun Proust’u, bisikletin Boccioni’yi ve elektrikle çalışan sokak lambalarının Delaunay’i etkilediği bir gerçektir ve inkar edilemez. 

Bahsi geçen bu “belli belirsiz güzel”in yavaş yavaş da olsa ortaya çıkartılıp şekillendirilmesini sağlayan süreçler sanatın çözülmesi imkansız bilmecelerinden sadece birini oluşturuyor. Tabii bunlar çözülmesine gerek olmayan, fakat üzerinde kafa yormanın ufuk açıcı olduğu bilmeceler aslında. Burada bir tür “amaçsız amaçlılık” söz konusu edilebilir belki: ortaya konan sanat yapıtlarının estetik açıdan yahut okur için bir “amacı” yoktur belki ama yazar için üslubunu nihai biçimine yaklaştıran makas darbeleri olarak görülebilir.

Yazarın dert edindiği konuların da üslubu belirlediği doğrudur. Sözgelimi, Thomas Bernhard’ın bitmek bilmeyen öfkesini Proustvari bir üslupla ortaya koyması mümkün olabilir miydi? Ya da Thomas Mann, Venedik’te Ölüm’‘ü Georges Perec’in cincanlı üslubuyla yazabilir miydi? Örnekler çoğaltılabilir…

Burada yanıtlanması gereken mühim iki soru beliriyor zihnimde: bir yazar üslubunu, bir başka deyişle kendi ‘sesini’ bulduğunu nasıl anlar ve bir metnin üslubunun o metne uygun düştüğünü anlamak mümkün müdür?

Kanımca, bu soruların yanıtları, Sartre’ın verdiği şu örnekte saklı:

Yeni yetişen bir ressam ustasına sorar: “Resmime ne zaman bitmiş gözüyle bakmalıyım?” Ustanın karşılığı şöyledir: “Karşısına geçip de, şaşkınlıkla, ‘Ben mi yaptım bunu!’ dediğin zaman.”

Edebiyat Anlayışımdaki 5 Kırılma Noktası

Posted on: Cuma, Mayıs 1, 2015

Bir dönem sanal dünyada epey yankı uyandıran “En Sevdiğiniz 10 Kitap” paylaşımlarını anımsayacağınızı düşünüyorum. En sevilen 10 kitap paylaşıldıktan sonra, kitaplardan oluşan bu kartopunun yuvarlanmaya devam etmesini sağlamak için istenilen arkadaşların adları belirtiliyor ve onların da kendi ‘en sevdikleri kitap’ listelerini hazırlamaları isteniyordu. Çok geçmeden – sanal dünyada ‘trend’ olan her şey gibi – kartopu yuvarlana yuvarlana çığa dönüştü ve sonra daha başka gündem maddelerine toslayarak yok olup gitti… O dönemde kendi 10 kitaplık listemin sonuna adını eklediğim kişilerden biri de sevgili Deniz Kıral’dı ve kendisi sadece sevdiği kitapları listelemekle kalmadı; daha kalıcı ve sürekli değişme olasılığı düşük olan ilave bir liste daha yaptı: “Edebiyat algımda kırılmaya neden olan 5 yazar ve nedenleri”. Bahsi geçen yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Yazının yayımlanma tarihi olan 22 Ocak’tan bu yana epey zaman geçmiş, fakat ben Deniz’in bu ‘elim sende’ çağrısına ancak yanıt verebiliyorum. Şimdi sözü daha fazla uzatmadan – herhangi bir önem yahut öncelik sırası olmayan – listeye geçelim:

 1. Doris Lessing

Doris-Lessing

Okunan her iyi metin insanı değiştirir. Etkilendiğiniz bir kitabın son cümlesini okuyup kapağını kapattığınızda artık o kitabı okumaya başlayan kişi değilsinizdir. Ancak bazı yazar ve metinlerin yeri çok farklıdır. Onlarla özel bir bağ kurar, okuduğunuz her yeni kitabıyla birlikte çok eskiden tanıyıp sevdiğiniz bir ahbabınızla sohbet ediyormuş hissine kapılırsınız. Doris Lessing, ilk okuduğum kitabı olan Altın Defter’le birlikte benim için bu özel yazarlardan biri oldu. Hatta Altın Defter’i okumaya başlama hikâyem de – benim için – enteresan. ‘Benim için’ diyorum zira genellikle okuyacağım kitapları önceden belirler, zihnimde bir sıraya koyar ve ara sıra yapılan kaçamaklar dışında bu sıraya uymaya gayret ederim. Altın Defter’i yutarcasına okumaya başlamadan önce aslında çok sevdiğim – ve bu listede de bulunan – bir diğer yazar olan Jose Saramago’nun “Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl” adlı romanına başlamıştım fakat tesadüf bu ya, elime aylar önce kitaplığa kaldırıp sonrasında unuttuğum e-kitap okuyucum Reeder geçti. İçinde hangi kitaplar vardı acaba sorusuna yanıt bulabilmek için cihazı karıştırırken Altın Defter’e rastlayıp ilk birkaç cümlesini okudum. Ve sonra bir de baktım neredeyse elli sayfasını bir çırpıda okuyuvermişim… İlk kez bir Saramago metnini yarım bırakmama neden olan Lessing’in yazı büyücülüğü beni benden almıştı. Gerçekten de uzun zamandır bu kadar akıcı ve derinlikli bir roman okumamıştım. Lessing’in algımda kırılmaya neden olan yazı büyücülüğünün kaynağı, son derece yalın bir üslupla metni hız kesmeden ilerletirken, bir yandan da – neredeyse hiç hissettirmeden – okurun zihninde yarattığı karakterlere dair bir takım düşüncelerin oluşmasını sağlamasında yatıyor. Lessing bana, hayal gücü ve yaratıcılıktan beslenirken bilimkurgu ve fantastik metinlerle dirsek temasında olan metinler yazmaya çalışırken bile gerçeklikle bağımı asla koparmamam gerektiğini öğretti. Mükemmel bir yazar olmasının yanı sıra, Shikasta serisiyle bilimkurgu; Mara ile Dann ve Hayatta Kalma Güncesi’yle distopya türlerinde eserler vererek kendi anlatısını her defasında yeni baştan yaratma riskini almaktan kaçınmaması da Lessing’i benim için her daim “liste başı” kılan bir diğer özelliği. Uzun sözün kısası, Lessing, yazıyla samimi bir ilişki kurarak kendi anlatı evrenimi ve üslubumu oluşturup/geliştirme anlamında örnek aldığım bir usta.

2. Ursula K. Le Guin

leguin

Bir ömür boyu sürecek ‘iyi okur’ olma uğraşımda ilk adımları bilim kurgu ve fantastik romanlarla attım diyebilirim. Ortaokul ve lise yılları boyunca her fırsatta kütüphaneye gidip ilgili kitapları karıştırır ve neredeyse gün aşırı bir çanta dolusu kitapla eve dönerdim. FRP (Fantasy Role Playing) olarak bilinen masaüstü macera oyunları oynuyor ve içinde yaşadığımız gerçeklikten ziyade büyücülerle elflerin, uzaylılarla robotların bulunduğu kurmaca gerçeklikle ilgileniyordum. Yüzüklerin Efendisi serisini yanılmıyorsam ortaokul ikinci sınıfta okumuştum. Sonrasında Terry Brooks’un Shannara serisine, Asimov’un Vakıf romanlarına ve çok sevdiğim Dune serisine geçmiştim. O dönemde, ilk sayfasında harita olmayan roman okumuyordum diyebilirim :)

Ursula K. Le Guin’in Yerdeniz Üçlemesi’nin (gelmiş geçmiş en iyi bilimkurgu romanlarından biri olduğunu düşündüğüm Dune ile birlikte), iyi bir metnin omurgasını oluşturan yapının – özellikle kurgusal bir dünya için – ne denli sağlam olması gerektiğini, bambaşka dünyaların da ustalıkla anlatılabileceğini ve iyi edebiyatın her daim evrensel bir yanının olması gerektiğini fark etmemi sağladığını ancak bugün geriye dönüp baktığımda algılayabiliyorum. İsimlerin çok şey ifade ettiği, yazarının deyişiyle konusu büyümek olan bu eşsiz ve büyülü kurmaca dünyaya belli aralıklarla karşı konulmaz bir geri dönme isteği duymama şaşmamalı…

3. Mehmet Günsür

mehmet günsür

Sait Faik, Haldun Taner, Orhan Duru, Tomris Uyar, Bilge Karasu, Behçet Çelik, Cemil Kavukçu; öykü yazmaya başladığım dönemde bana yol gösteren pek çok isimden sadece birkaçı… Ancak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Murat Yalçın ve Mehmet Günsür olmasaydı ilk kitabım Aslında Cennet de Yok da olmazdı. Murat Yalçın, dergilere öyküler gönderip yanıt dahi alamadığım bir dönemde vazgeçmemem gerektiğini hissettirerek bana yol gösteren – tabiri caizse – bir deniz feneri olurken Mehmet Günsür, ömrüm oldukça okumaktan asla – ama asla – vazgeçmeyeceğim İçeriye Bakan Kim adlı öykü toplamıyla her daim sığınabileceğim bir liman oldu… Çok az kitap bende anlatması böylesine güç bir etki yaratmıştır. İçeriye Bakan Kim’i kaç kez okuduğumu gerçekten anımsamıyorum ve her okuyuşumda hissettiğim şey salt ‘sanatsal bir beğeni’ ifadesiyle açıklanamaz. Üslupsal bir yakınlığımız olmadığı da aşikar. Peki o halde bu mücevher kitabı benim için böylesine vazgeçilmez kılan şey ne? Sanırım buna verilebilecek en iyi yanıtı Ferit Edgü, İçeriye Bakan Kim’in 2003 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazanmasının ardından yazdığı yazıda vermiş, “Ben, onun öykülerinde, söylemeden söylediği şeyleri seviyorum. Yalnızlık sözcüğünü kullanmadan anlattığı yalnızlıkları; hüzün sözcüğünü kullanmadan, dile getirdiği hüznü; yenilmişlik sözcüğünü kullanmadan anlattığı yenilmişlikleri; umut sözcüğünü anmadan bir daha tutunmak isteyişleri dile getirişini seviyorum.” Mehmet Günsür benim için, keşke hep anlatsaydı da ben hep okusaydım dedirten bir yazar.

4. Jose Saramago

jose-saramago

Eşyalara hayat veren (The Lives of Things), herkesi bir anda bembeyaz bir körlüğe mahkûm eden (Körlük), koskoca bir file unutulmaz bir yolculuk yaptıran (Filin Yolculuğu), AVM’nin altına Platon’un mağarasını yerleştiren (Mağara) bir büyük usta! Merkezinde imkansızlıklar olan bu müthiş romanları kendine özgü yazım anlayışıyla derinleştirip her kitabıyla ustalığını yeniden kanıtlayan mükemmel bir yazar… Saramago’da beni en çok şaşırtan şey istikrarı. Yaşamının sonuna kadar kalemini düşürmemiş olmasına rağmen her yeni romanıyla birlikte çıtayı yükseltebilmiş. Ölmeden önce yazdığı son roman olan Kabil bunun en iyi kanıtı. Yalnızca virgüller ve nadiren rastlayabileceğimiz büyük harflerle bölünen upuzun cümlelerle ilerleyen Kabil’i okurken, bu büyük usta hayatta olsaydı daha başka neler yazardı diye düşünmekten kendimi alamamıştım.

5. Karel Čapek

karel_capek

En çok etkilendiğim yazarların arasında Čapek’in çok özel bir yeri var. Semenderlerle Savaş ve Bahçıvanın Bir Yılı adlı eserleriyle zihnimde yazıya dair yepyeni olanakların belirmesini sağlayan Čapek, peri masallarından, polisiyeye, bilimkurgudan, tiyatro oyunları ve denemelere varıncaya dek pek çok türde kalem oynatmasının yanı sıra R.U.R. adlı romanında dünyaya robot kelimesini kazandırmıştır. Ancak benim için asıl önemi, 1890’da doğup insanlığın en karanlık dönemlerinden birini yaşayan Čapek’in insana olan inancını asla yitirmeden bahçıvanlıktan tutun da İran halılarına, evcil hayvanlardan müziğe, felsefeye, görsel sanatlar ve mimariden politikaya kadar çok geniş bir ilgi alanı yelpazesini kapsayan oyuncu, ilham verici ve gücünü mizahtan alan metinler kaleme almış olması. Uzun cümleleri, noktalı virgülü ve dipnotları sevmesi de cabası… Hayata ve insana dair beslediği tükenmek bilmeyen umudu ve – özellikle denemelerinde – yazdığı her satırda ışıl ışıl parlayan hümanizmi ve dozunda mizahıyla, dünyamızın geleceğine dair ümitsizliğe kapıldığım anlarda bana yol gösteren bir yazar olmuştur Čapek. Aşağıdaki alıntı, hayata dair metaforik ve olağanüstü bir anlatı olan Bahçıvanın Bir Yılı’ndan:

Gelecek önümüzde değildir, o burada bir tohum şeklindedir; o zaten bizimle birliktedir ve şu anda bizimle olmayan şey gelecekte de olmayacaktır. Bizler tohumu görmeyiz çünkü onlar toprağın altındadır; geleceği bilemeyiz çünkü içimizdedir. Bazen çürümenin kokusunu alır gibi oluruz, geçmişin solgun renkli kalıntıları ile dolarız; oysa keşke yaşlı, tortulaşmış toprağı delmeye çalışan kaç tane tombul ve beyaz filiz olduğunu görebilseydik, “şimdi” denilen şu zamanda, kaç tane tohumun gizlice filizlendiğini; yaşlı bitkilerin bir araya gelip, bir gün çiçek veren bir hayata dönüşecek olan tohumu nasıl beslediğini, geleceğin gizli bir telaşla içimizde nasıl beklediğini; işte o zaman melankolimizin ve güvensizliğimizin aptalca ve absürt olduğunu söylerdik, ve her şeyin en güzelinin aslında yaşayan bir insan olabilmek olduğunu ve bunun aslında büyümek olduğunu.

Listedeki bu olağanüstü yazarlara baktığımda, hayal gücünün yanı sıra – gerçeklikle bağını asla koparmayan – bilimkurgu ve fantastiği de kapsayan kurmacanın edebiyat anlayışımı şekillendirme konusunda ne denli önemli bir etkiye sahip olduğunu bir kez daha açık bir şekilde görebiliyorum; fakat bu da başka bir yazının konusu olsun…

 

EDEBİYATA İNANMAK

Posted on: Pazartesi, Kasım 24, 2014

believe-in-people-the-essential-karel-capek-51249961

Dünyadaki en korkutucu, fakat aynı zamanda da en heyecan verici görüntü gözlerinizin içine bakan bomboş bir sayfadır. Elinizdeki kalemi evirip çevirirken bir yandan da sürekli bakışlarınızı kaçırmaya çalıştığınız bu ürkütücü beyazlık size uçsuz bucaksız bir evrenin kapılarını aralamayı vaat eder ve aynı ustalıkla da yüreğinizi ağzınıza getirmeyi başarır. Heyecan verici fakat tekinsiz bir çağrıdır bu. İlk cümlelerin ve hatta başlıkların bir metin için hayati önem taşımasının nedeni de bu olsa gerek: türlü beklentilerle ya da hiçbir şey beklemeden okumaya başladığınız o satırları yazan kişinin geçmişte bir yerde gözlerini kapayıp kendini sayfaların beyaz boşluğuna bıraktığı bir kırılma anı yaşadığını bilirsiniz. Yazarak düşünüp kendini en iyi yine yazıyla ifade edebilen biri olarak bu tür anları çok önemsiyorum. Kağıda düşen o ilk cümleden sonra nereye gideceğini bilmeden kan ter içinde yazmak ve içime sinen bir şekilde tamamlanan metnin arkasında bıraktığı rahatlama hissi… Blog açmaya kalkışmamın nedenleri de pek farklı sayılmaz. Zihnimde dönüp duran onlarca soruyu, tasarıyı, okuduklarıma dair aldığım notları, sürekli değişen okuma listemi belli bir yerde toplarken bir yandan da düzenli yazmak için kendi kendime fazladan bir bahane daha yaratmak.

Süper kahramanlarımdan Çapek, ‘en büyük inanç insanlara inanmak olurdu,’ demiş. Her ne kadar kendisine katılmayı gönülden dilesem de hal-i pür melalimize bakınca bunun pek de mümkün olmadığını görerek bu sözü değiştirmek istiyorum: “En büyük inanç edebiyata inanmak olurdu.”

Theme by Blogmilk   Coded by Brandi Bernoskie