Entries Tagged as 'Oğuz Atay'

İNSANI ANLAMA UĞRAŞI VE MİTLER

Posted on: Çarşamba, Şubat 4, 2015

prometheus

Birkaç haftadır, aynı zamanda ‘semboller’ olarak da adlandırılabilecek mitler üzerine düşünüyorum. Bunun en önemli nedeni de halihazırda çevirmekte olduğum, Rollo May’in “The Cry for Myth” başlıklı kitabı. Mitler üzerine düşünmeye ilk kez yıllar önce, Joseph Campbell’ın “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” başlıklı kitabını okuduğumda başlamıştım. İnsanlık tarihinde anlatılagelmiş hemen her hikâyede benzer, hatta formüle edilebilecek bir döngüsellik olması; mitsel karakterlerin hem bireysel hem de toplumsal bilinçaltındaki etkilerinin aslında ne denli büyük bir önem taşıdığı; ilkel toplumlardaki mitlerin modern insan için halen geçerli olması gibi ilgi çekici fikirlerin farklı dönem ve kıtalardan yüzlerce hikâye üzerinden karşılaştırmalı olarak aktarıldığı bu kitap o dönemde beni bir hayli meşgul etmiş, hatta mitlerden yola çıkarak Jung’un arketiplerine ve Freud’a kısa bir geçiş yaptıktan sonra her zamanki maymun iştahlılığıma kapılarak başka konulara atlamıştım. Fakat yine de Campbell’ın insanlığı anlama uğraşından ve bu uğraşında kendisine yol gösterici olarak başvurduğu mitlerden bir hayli etkilendiğimi anımsıyorum. Rollo May’in kitabının Campbell’ın çalışmalarıyla olan paralelliği, beni o dönemde aklımı kurcalayan şeyler üzerinden bir kez daha insanı/varoluşu anlamlandırma uğraşıma dair düşünmeye zorladı.

Şöyle ki: madem – Heidegger’den hareketle – bu dünyaya fırlatılmış varlıklarız, kendimizi toplayıp bu ‘fırlatılmışlık’ halini kabullenerek insan denen bir varlık olarak aslında ‘ne’ olduğumuzu, varoluş nedenlerimizi ve ne yaptığımızı sorgulamanın ontolojik bir sorumluluk olduğuna inanıyorum. İnsanı ve içinde bulunduğumuz evreni anlama uğraşının sonu yok elbette; zaten ben de her şeyi kapsayacak bir düşünce sistematiği, bir nevi her-şeyin-teorisi ortaya koymamız gerektiğini değil de, birer ‘insan’ olarak tarih boyunca insan ırkının bu bağlamda ortaya koyduğu düşüncelere yabancı olmadığımızı, derinlerde bir yerde – içgüdüsel dahi olsa – her birimizin benzer duygu ve düşüncelere zaman zaman kapıldığımızı ve şimdiye kadar ortaya atılmış düşünce pratiklerini en azından kendi zihnimizde bir bebek adımı kadar bile olsa öteye taşımaya gayret edebileceğimizi söylüyorum. Tıpkı Kartacalı oyun yazarı Terentius’un söylediği gibi: “Homo sum, humani nihil a me alienum puto“, yani “Ben insanım ve insana özgü olan hiçbir şey bana yabancı değildir.” Kapsamlı ve kuşatıcı bir düşünceler silsilesi ortaya koyabilmek için bu ifadenin  önemli olduğuna inanıyorum, ne de olsa 21. yüzyılda hala, insanın hem kendi ırkına, hem hayvanlara hem de doğaya topyekûn saldırmaktan neden bir türlü vazgeçemediğini anlamaya çabalıyoruz;  oysa bu noktada yapılması gereken belki de insanın yıkıcı bir yanı da olduğunu kabullenmek, post-Freudyen düşüncede ölüm itkisi olarak görülen thanatos ile yüzleşmek ve içgüdüsel olarak yıkıcı bir varlık olan insanın sebep olduğu yıkımlar karşısında her defasında hayrete kapılmak yerine nasıl dizginlenebileceğine kafa yormak olabilir. İnsan olmanın güçlüğü de burada yatıyordur belki de; ne de olsa salt içgüdüsel olarak nitelendirilebilecek bir hayvan türü değiliz ve ‘iyi olmak’ ya da az önce bahsettiğim gibi ‘kapsamlı ve kuşatıcı’ bir düşünce pratiğine ulaşabilmek için çaba sarf etmemiz gerekiyor.

Bu noktada da yine mitlere dönmek istiyorum. İster birey ister toplum olarak birbirimizi başkalarından – ve dolayısıyla bütünden – ayırarak durduk yerde kendi kendimize olmayan duvarlar inşa etmekte usta olduğumuzu her gün biraz daha iyi görebiliyoruz. Oysa mitlerin kapsayıcılığını ve insanlık tarihinde olup bitmiş her şeyin birbirine sembollerle nasıl da bağlı olduğunu görmek, bu ‘ayrıksı olma’ hissinin yahut ‘üstünlük taslama’ hal ve tavırlarının anlamsızlığını kavramamızı sağlayabilir. Ya da bugüne kadar insanlığın ne denli yanlış düşüncelere kapıldığının farkına varmamıza yol açarak bizi benzer hatalara düşmekten kurtarabilir. Örneğin Rollo May kitabında, Fitzgerald’ın başyapıtlarından olan Muhteşem Gatsby adlı romanında Amerikan toplumundaki bireysellik, başarıya ulaşma, zengin olma ve Amerikan rüyası gibi mitleri gözümüze sokarak bunları alaşağı edişinden; yalnızlığın yüceltilmesinden ya da Dante’nin Cehenneme inişinin mitsel veçhelerinden bahsediyor. Mitleriyle bağını koparan toplumların yollarını kolaylıkla kaybedebileceklerinin altını çiziyor. Bu kitabı çevirirken bir yandan da içinde bulunduğumuz topluma dair mitlerin ve bu mitlerin yıkıcı/yapıcı etkilerinin neler olabileceğini düşünmeye başladım. Elbette ki bunları düşünürken içinde bulunulan coğrafyaya özgü mitler olduğu gibi evrensel olarak kabul görebilecek mitler olduğunu yahut yalnızca içinde bulunulan zamana hitap edenler olabileceği gibi ‘zamandışı’ olarak nitelendirilebilecek mitlerin de olduğu  unutulmamalı. Örneğin sosyal medya paylaşımları ya da bloglar, selfieler vs. üzerinden bir tür kişisel tarih yaratma çabası internet çağına özgü bir mit olabilir mi? Üniversiteden mezun olup ‘doğru düzgün’ bir işe girip çalışmak, kapitalizmin bizden beklediği şekilde tüketim toplumunun bir parçası olmak, iki yılda bir telefon değiştirmek nesiller boyunca Amerikan rüyası gibi farklı mitler aracılığıyla bilinçaltımızda yer etmiş olabilir mi? Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanı bir “mit-yıkıcı” mıdır? Mitler ve semboller sınıflar arasında farklılık gösteriyor mu; sözgelimi iPhone sınıfsal bir sembol olarak algılanabilir mi?

Buna benzer ucu açık soruların tek bir yanıtı olmayabilir elbette, fakat bizi varoluşumuz ve içinde bulunduğumuz ‘modern zamanlar’ üzerine düşünmeye zorladıkları da bir gerçek…

Theme by Blogmilk   Coded by Brandi Bernoskie