Entries Tagged as 'thomas bernhard'

YAZININ İZİNİ SÜRMEK

Posted on: Cumartesi, Ocak 24, 2015

thomas bernhard

 

Yazının nereden geleceği belli olmaz. Bazen bir bakarsınız pazardaki sebze-meyve tezgahlarının üzerinden el kol ediyordur, çalışma masanızın çekmecesini açtığınızda pis pis sırıtırken görebilirsiniz onu; ısrarla kulağınızın dibinde hişt hişt edebilir, ya da Cansever’in gökyüzüne benzettiği, o hiçbir yere gitmeyen çocukluğunuzdan çıkagelebilir günün birinde…

Ama neyi nasıl yazarsak yazalım, kağıda dökülen metin içimizden bir parçayı barındırır mutlaka. Editörüm ve ahbabım Fahri Güllüoğlu, son şiir kitabı “Kriko” üzerine iki çift kelam ettiğimiz İstanbul’daki söyleşide bu düşünceyi – belki de bir şairden beklendiği şekilde – uç bir noktaya taşıyarak yazı uğraşını “kişisel tarih” olarak nitelemişti. Yazılan her satırla birlikte yazarın kendi içindeki dipsiz kuyuyu derinleştirmesi ya da “esere ait olmak” şeklinde de düşünülebilir bu söylem…

Ben kendimi her daim kurguya biraz daha yakın hissetmişimdir; fakat yazarken ister salt kişisel tarihimizden yola çıkalım ister tamamen kurgusal bir evren oluşturalım, satır satır ördüğümüz bu kozanın merkezine yığılan özün kelebeğe dönüşüp dönüşmeyeceğini belirleyen pek çok etmenden birinin de sahicilik olduğuna inanıyorum. İçten gelenin eğilip bükülmediği, herkese hoş görünsün diye yapay çabaların sarf edilmediği metinlerin ışıl ışıl parladığını ve önünde sonunda mutlaka okurunu bulduğunu düşünüyorum. Bunlar sürekli olarak aklımı kurcalayan ve elbette ki herkesin kendi yazı deneyimine göre farklı açılımlar getirebileceği konular.

En son Kurt Hoffmann’ın Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Thomas Bernhard’la Konuşmalar” başlıklı kitabını ikinci kez okurken Bernhard’ın beni neden bu denli etkilediğini düşündüm; kendi kendime verebildiğim yanıt yine aynı oldu: sahicilik. En iyi bildiği şeyi yazıyor Bernhard, yani kendisini. Uzayıp giden cümlelerinde, tekrarlarla kurduğu sağlam yapıyı ayakta tutan o görkemli öfkesinde öne çıkan şey her daim belli belirsiz bir tortu gibi zihinde yankılanıp duran bu çarpıcı sahicilik hissi oluyor.

“Yazarken her zaman bir araca gereksinimimiz vardır ki yazabilelim. Bu yalnızlık mı olur, bir ağaç mı, yoksa gübre yığını mı, bir insan mı, herhangi bir şeye takılır insan. Ama sonuç olarak hemen hemen her zaman kendine. Öteki şeylerin hepsi saçmadır. Bir köpek de bir ağacı ya da bir evin duvarını arar işemek için. İnsan yazmak istiyorsa, durum buna benzer, su dökmek gibi. O zaman bir şeyler arar, ama çoğunlukla kendi üzerine işer, çünkü en yakınındaki kendidir.”

Konuşmalar’dan alıntıladığım bu bölüm Bernhard’ın bu konudaki görüşlerini özetler nitelikte. Hayatı boyunca kurtulamayacağı bir göğüs hastalığının pençesinde geçirdiği gençlik yıllarında başlamış yazmaya Bernhard.

“Belki de on sekiz yaşında hastaneye yatırılıp orada yağlarla ovuluşumdur beni yazar yapan. Sonra yayladaki bir sanatoryumda aylarca yattım. Karşımda hep aynı dağ duruyordu. Hareket edemiyordum, bu can sıkıntısı ve karşımdaki dağla yapayalnız, aylarca ve aylarca kalışım – işte insan bu durumda ya çıldırır ya da yazmaya başlar.”

Neyse ki Bernhard yazmayı seçerek hastalığına, kitaplara, akrabalara, ödüllere, yazarlara, insanlara, “Eski Ustalar”a ve hemen her şeye karşı duyduğu bitimsiz öfkesiyle bıkıp usanmadan çalıştırdığı yazı makinesini ayakta tutmuş. Bernhard’ın, hayata gayrimeşru bir çocuk olarak adım attığı andan itibaren giderek derinleşen yalnızlığıyla öfkesini çarpıcı bir üslupla “üçüncü hamur kağıtlara” dökerek kurduğu otobiyografik yazı evreni, tıpkı az önce bahsi geçen sanatoryumda onun karşısında yükselen dağ gibi önümüzde dikilerek keşfedilmeyi bekliyor.

Theme by Blogmilk   Coded by Brandi Bernoskie