Tim Parks Üzerine

Posted on: Perşembe, Ekim 24, 2019

Yeni yazarlar keşfetmek beni her daim keyiflendirmiştir. Ne de olsa her yeni yazar yepyeni bir dünya ve bambaşka bakış açılarıyla tanışma fırsatı anlamına geliyor. Hele hele bu ‘yeni yazar’ ile kendi adınıza olumlu sayılabilecek bir bağlantı kurmayı başarabilirseniz belki de ömür boyu sürecek bir ‘suç ortaklığının’ ilk adımları atılmış oluyor. Bu noktada bilerek ömür boyu sürecek bir ‘dostluk ‘ ya da ‘arkadaşlık’ demediğimi belirtmem gerekiyor. Gereksiz/aşırı bir romantikleştirme hali kitaplarla ilgili hemen tüm hususlarda karşılaşılan bir olgu. Hatta bence ‘suç ortaklığı’ ifadesi bir yazarla-okuru yahut bir yazarla-edebiyat arasındaki ilişki için tercih edilebilecek en iyi ifadelerden. Ne de olsa kitap seçimlerimizi yahut okuduğumuz metinlere dair olumlu/olumsuz yaklaşımlarımızı bize fark ettirmeden şekillendiren şeyler zaman zaman kendimize dahi itiraf etmek istemediğimiz meseleler olabiliyor. Bu mevzuya üstünkörü de olsa değinmiş olup Tim Parks’a doğru ilerleyebiliriz.

Tim Parks

Tim Parks

 

Tim Parks 1954 yılında İngiltere’de doğmuş fakat neredeyse kırk yıla yakın bir süredir İtalya’da yaşıyor. Edebi kariyerinin yelpazesi oldukça geniş. Denemeler, romanlar, kitap eleştirileri yazmış, çeviriler yapmış ve halen İtalya’da bir üniversitede çeviri üzerine dersler veriyor. Kendisiyle tanıştığım kitap Metis Yayınları tarafından yayımlanmış civciv sarısı kapağıyla da dikkat çeken Ben Buradan Okuyorum başlıklı denemeler toplamı oldu. Tim Parks’ın çok iyi bir anlatıcı olduğu bu kitaptaki kısacık denemelerden dahi anlaşılabiliyor. Bir kere okuyan/yazan ve okumak/yazmak üzerine kafa yoran herkesin ilgisini çekecek meselelere odaklanmış kitap boyunca. İmza günleri, üslup meselesi, yanlış/doğru yazmak, kazanılan parayla metnin kalitesi arasındaki ilişki vs. vs.

Tüm bu meseleleri etkileyici ve ironik bir üslupla ele almış. Tek bir görüşü savunup da “işte böyle olmalı!” demek yerine meseleleri farklı bakış açılarından da ele almaya çalışmış. Ancak elbette ki her meseleyle ilgili kendi duruşunu da açık bir şekilde ortaya koyan metinler bunlar. İğneleyici, akıcı üslubuyla yazar/okur/yayıncı/editör/çevirmen yani kısacası bir kitabın yayımlanmasında emeği geçen neredeyse tüm aktörleri ilgilendiren çarpıcı ve üzerinde düşünülmesi gereken sorular ortaya atmış. Ortalama 3-4 sayfalık metinler bunlar, dolayısıyla çok hızlı bir şekilde okunabiliyor kitap, fakat sonrasında kitap boyunca değinilen meseleler akıllarda dönüp durmaya başlıyor. Kitaptaki “Aptalca Sorular” başlıklı metinde, Avrupa’da katıldığı edebiyat festivallerinde yaşadığı deneyimleri aktararak kendisini dinlemeye gelen izleyicilerle kalıcı olabilecek bir bağ kurmanın güçlüklerine değindiği bölümdeki şu kısımlara bir bakalım: 

… kitabınızı uzun uzadıya “açıklamaya” girişir, ilk fikrin nasıl doğduğunu, sizi esinleyen modelleri, peşinde olduğunuz özel vurguyu anlatırsınız, ama bir yandan anlatırken, bir yandan daha derin bir düzeyde bunların hiçbirinin doğru olmadığının farkındasınızdır. Olay çok daha tarifi zor ve karmaşıktı.

İronik olan belki de şu ki, onlar için muamma olan şey sizin için daha büyük bir muamma. 

Örneğin bu iki kısa bölümün zihnimde açtığı kapılar beni doğrudan kendi roman yazma sürecimle ilgili düşüncelere ulaştırdı. Metni zihnimde kurgulamaya başladığımda ne yapmak istiyordum, sonra zaman içinde bu düşüncelerim nasıl ve ne yöne doğru evrildi, ortaya çıkan üslubun bu metin için en uygunu olduğunu hissetmemi sağlayan şey neydi vs. vs. Kuşkusuz tüm bunlar, yazıyla ilişkimizi derinleştirmek, kağıt (ya da ekran) üzerinde günbegün neredeyse kendi kontrolümüz dışında şekil almaya başlayan anlatıyla çok daha derinlikli bir ilişki kurarken aynı zamanda daha sonra yazacaklarımızla ilgili olarak bize yön gösterme gücüne sahip kıymetli düşünceler. İşte Ben Buradan Okuyorum bu ve buna benzer daha başka pek çok kıymetli düşünceye kapılar aralayan bir kitap.

 Tim Parks ile bu şekilde denemeleri aracılığıyla tanıştıktan sonra bu kez kurgu dünyasının nasıl bir yer olduğunu keşfetmek üzere, Alef Yayınevi tarafından yayımlanan Europa adlı romanına başladım. Epeydir kitaplığımda okunmayı bekleyen Europa’nın sayfaları arasında bu kez arızalı karakterler, saplantılı ruh halleri, duygusuz sevgililer, yapmacık dostluklarla dolu bir dünyayla karşılaştım.


Roman, Milano Üniversitesi’ndeki işlerinin tehlikeye girdiğini düşünen bir grup akademisyenin Avrupa Parlamentosu’na konuyla ilgili dilekçelerini sunmak üzere bir tur otobüsüyle Milano’dan Strasbourg’a doğru yaptıkları yolculuk ekseninde ilerliyor. Anlatıcımız, ikili ilişkiler konusunda zihni epey karışık olan İngilizce okutmanı Jeremy Marlowe. Metin boyunca onun düşüncelerini okuyor, dünyaya onun gözlerinden bakıyor, diğer tüm karakterleri onun anlattığı kadarıyla tanıyor ve hem romanın şimdiki zamanında hem de geçmişinde olup biten olayları onun anlattıkları üzerinden değerlendiriyoruz. Tur otobüsündeki orta yaşlı okutmanların neredeyse tamamı, onları desteklemek üzere yolculuğa katılan genç kız öğrencilerle cinsel yakınlık kurma – kitapta bolca kullanılan ifadeyle ‘düzüşme’ – uğraşında. Bu bir yere varmayacağı en başından belli ilişkiler yumağının ortasındaysa anlatıcımız Jerry’nin dağılan evliliği, metresine karşı beslediği saplantılı duygular ve kızıyla arasındaki gergin ilişki hakkında epey bilgi sahibi oluyoruz. Aslında bir üst paragrafta geçen ‘yapmacık’ ifadesinin romanın geneline yayıldığı söylenebilir. Bunu yazarken yapmak istediğim metnin ‘yapmacık’ olduğunu belirtmek değil elbette. Aksine, metin tüm olup bitenleri yapmacıklıktan çok uzak bir şekilde neredeyse bir ‘tokat’ gibi çarpıp duruyor roman boyunca. Asıl bahsetmek istediğim yapmacık yahut ikiyüzlü olarak nitelendirilebilecek ikili ilişkiler. Karakterlerin birbirlerine yaklaşmaları, yaptıkları sohbetler, söyledikleri yalanlar, yaptıkları itiraflar, dedikodular, hoşluklar yani kısacası ikili ilişkilerde olup biten hemen her şeyin altında başka başka saikler yattığı hissediliyor alttan alta. Anlatıcımız Jerry Marlowe’un tur otobüsüne binerek bu yolculuğa katılmayı kabul etmesi bile dışarıya yansıttığından çok farklı sebeplere dayanıyor. Spoiler vermemek adına bu mevzuyu daha fazla kurcalamadan anlatının yapısıyla ilgili düşüncelerimi özetleyeyim en iyisi. Romanı oldukça başarılı bulduğumu belirtmeliyim. Metnin sonlarına doğru en nihayetinde ulaşılan Avrupa Parlamentosu’nda yaşananlar düşünüldüğünde aslında tur otobüsü de bir mini-Avrupa alegorisi olarak okunabilir. Roman yer yer oldukça uzun cümlelerle ilerliyor. Parks’ın bu metindeki tarzı bana biraz Thomas Bernhard’ı hatırlatmadı değil. Devrik cümleler, ‘… diye düşündüm kendi kendime’ ya da ‘…diyorum kendi kendime’ gibi ifadelerle sonlanıp bir öncekinin bıraktığı yerden aynı takıntılı ruh haliyle devam eden cümleler… Thomas Bernhard’da genellikle bir sanatçının, sanatçı yakınının yahut sanatla/müzikle ilgili bir kişinin kendini içinde bulduğu durumu merkez alarak oradan Avusturya toplumuna ve hatta oradan da genel anlamda tüm dünyaya yayılan öfkeli tutumun burada ikili ilişkiler merkezinin ötesine çok fazla geçmediğini, geçtiğinde de Jerry’nin kaygı dolu ve telaşlı monologları aracılığıyla bahsi geçen yapmacıklığın, popüler kültürün pençesinde kıvranıp duran 20. yüzyılın sonundaki Avrupa’nın durumunu yansıladığı söylenebilir. Yayımlandığında Man Booker Ödülüne aday gösterilmiş olan Europa’yı dilimize Roza Hakmen kazandırmış. Her zamanki gibi yine kusursuz bir iş çıkardığını belirtmem gerekiyor. Son derece akıcı ve soluksuz okunan bir metin çıkmış ortaya. Sonuç olarak hem denemelerini hem de romanlarından birini keyifle okuduğum Tim Parks ile suçortaklığımız uzun yıllar devam edecek gibi görünüyor…

Tweet about this on TwitterShare on FacebookShare on Google+Pin on Pinterest



Theme by Blogmilk   Coded by Brandi Bernoskie