Yazının ‘Yer’i

Posted on: Pazar, Ağustos 7, 2016

Borges şöyle diyor, “İnsan yaşadığı yeri yıllar boyunca şehirlerin, krallıkların, dağların, körfezlerin, gemilerin, adaların, balıkların, odaların, aletlerin, yıldızların, atların ve insanların resimleriyle doldurur. Ve ölümünden kısa bir süre önce fark eder ki, sabırla oluşturduğu bu labirentin çizgileri aslında kendi yüzünü resmetmektedir.”

Metinlerinde sıklıkla labirentlere, aynalara ve alegorilere yer veren Arjantinli bu büyük yazarın ifadesi, aşağıdaki gibi ufak bir değişiklik yapıldığında da kanımca geçerliliğini korumaya devam eder:

“İnsan yazdığı metinleri yıllar boyunca şehirlerin, krallıkların, dağların, körfezlerin, gemilerin, adaların, balıkların, odaların, aletlerin, yıldızların, atların ve insanların anlatılarıyla doldurur. Ve ölümünden kısa bir süre önce fark eder ki, sabırla oluşturduğu bu labirentin satırları aslında kendi hikayesini anlatmaktadır.”

Yazdıklarımızdır otobiyografimiz demiştim. Ben buna içtenlikle inanıyorum. Metni yazıp tamamlayan kişi yıllar sonra yazdıklarına dönüp baktığında o satırları yazarken neler düşlediğini, o dönem hangi konulara ilgi duyduğunu, hangi kitapları okuduğunu, nereleri gezip gördüğünü, kimlere aşık olup kimlerle tartıştığını anımsayabilir. Böylelikle yazan kişinin, kendi satırları arasında kendine alternatif bir evren tasarladığı ve her bir satırın, paragrafın ya da sayfanın bu evrenin farklı bölgelerine uzanan caddeler olduğu düşünülebilir. Kurmaca yerlerin gerçek yerlerle özdeşleştirildiği ya da daha önce bir yerlerde var olduğuna gerçekten inanıldığı için düşlere, ütopyalara ve yanılsamalara yol açan topraklar ve yerler dahi vardır ki bunlarla ilgili ayrıntılı bilgiye Umberto Eco’nun kapsamlı Efsanevi Yerlerin Tarihi adlı kitabında ulaşabilirsiniz.

Yazıya geçirilen yerler ister hayali ister gerçek olsun, bir de bunların kağıt üstünde iğne oyasından farksız bir şekilde işlendiği yerler vardır ki bence bu yazı mekanlarına dair yapılacak kapsamlı bir çalışma benim gibi meraklı pek çok okurun ilgisini çekecektir.

Stendhal’in ‘Parma Manastırı’nı 52 günde yazdığını ya da Sartre’ın ‘Varlık ve Hiçlik’ gibi bir eseri sadece birkaç ay gibi akıl almaz bir sürede yazdığını öğrendiğimde şaşkınlığa kapıldığımı anımsıyorum. Yazarken genellikle zorlanırım. Elimde kalem varsa sık sık durup kalemi evirip çevirir etrafima, gelip geçenlere ya da öylece boş boş havaya bakarım. Baktım ki o da olmuyor kalkıp dolaşırım. Dönüp dönüp yazdıklarımı okur, aslında bunları çok daha güzel bir şekilde ifade edebileceğimi düşünüp kendi kendime kızarım. Metinlerini bir başkasına dikte ettiren yazarları anlayamam.

Bir dönem, yazabilmek için çeşitli ritüellerim vardı. Rahat bir sandalye, büyükçe bir masa, tek başıma kalabileceğim sessiz fakat tercihen keyif aldığım bir müziğin arka planda hafif hafif çaldığı oda sıcaklığında bir mekan, çalışmaya başlamadan önce içilen buz gibi bir soda, 45 derece açıyla esen meltem vs. vs.

Elbette ki bir önceki paragrafta yazdıklarımın – eskiden ‘ritüellerim’ olması dışında – doğruluk payı yok. Hatta Aziz Nesin’e dair bir belgeselde, yazarların sıkı sıkıya bağlı oldukları yazma alışkanlıklarını tiye aldığı bölüme de ufak bir gönderme…

Banville Office

Çok sevdiğim ‘Deniz’ adlı romanın yazarı John Banville’in çalışma odası.

 

Yıllar içinde, para kazanmak için yaptığım çeviri işlerinin artması sonucunda, yazıya ayırabildiğim sürenin azalmaya başladığını fark edince alışkanlıklarımı da değiştirmem gerektiği gerçeğiyle yüzleştim. Her daim yanımda taşıdığım not defterlerinin boyutlarını büyütüp vapurda, parkta, kitapçılarda yazabilmeye başladım. Şimdiyse, hem el yazımın berbatlığı nedeniyle hem de elektronik ortamda çok daha hızlı çalışabildiğimden, ‘bulut’ta depoladığım dosyaları kullanıyorum ve böylece her an her yerde – gerekirse cep telefonum üzerinden dahi – erişip kaldığım yerden devam edebiliyorum. Her ne kadar cep telefonlarıyla sürekli haşır neşir olanları – ki zaman zaman buna ben de dahilim – Mehmet Ali Kılıçbay’ın mükemmel benzetmesiyle ‘yem torbasına düşmüş atlara’ benzetsem de şimdilik bulabildiğim en iyi çözüm bu.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookShare on Google+Pin on Pinterest



Theme by Blogmilk   Coded by Brandi Bernoskie